Hikaye: Roza Ülüs

Bu sabah  yorganı üstümden ayağımla fırlatarak çıktım yataktan. O kadar ani bir hareketti ki kendim bile şaşırdım. Kurulmuş bir robot gibi.

Perdeleri çekip attım makineye. Daha yüzüme su çarpmadan, kovaya suyu üstüne yüzey temizleyiciyi boca ettim. Hayatımın en dip köşe temizliği olacaktı. Hayatımı temize çekiyordum ayol.

Altımdaki emektar pijamam dile gelse, üstündeki klorak lekelerinin hangi öfkenin tokadı, hangi kursakta kalmış hevesin hezeyanı olduğunu söyleyiverir.  Öyle bir şevkle temizledim ki ne bir ağrı ne bir yorgunluk. Şu zamana kadar atamadıklarımı  da evden çıkarınca cümle geçmişimin hıncını aldım sanki.  Kalbimden dilime “Oh canıma değsin!” ferahlığı geldi. Ev yıllar sonra biraz benim oldu. Beni içine bir türlü alamayan yuvaya gelin gelip, çocukların sesiyle dolan, bazen kavgaların gürültüsüyle, çoğu zaman sessiz bir memnuniyetsizliğin hüküm sürdüğü bu hücredeki hiçbir şey ne benim zevkim ne de kararımdı.  Salonun her tarafından gözlerimin içine bakan o çirkin bibloları kırarak başladım işe. Hoş şu eve kibrit çaksam ancak o vakit içimi rahatlatır ya neyse!

Şu an için çok sabrettim. Rıfat’a bile. Neyse ki öldü de rahat bir nefes aldım. Çocuklarımın babası, kocam diyemiyorum bak çünkü bana bir hayat borçlu. Helvasını da kendi ellerimle kavurdum hem de hiç sevmediği şekilde. O da bana otuz yıl boyunca hoşlanmadığım şeyleri gözüme soka soka yaptı. Halbuki beni kendi istedi. İnsan sevdiğine bunu eder mi hiç?

Hayat Rıfat’ı boynundaki kravat gibi sıkmıştı. Gevşet dedikçe darladı. Yok Allah var el kaldırmadı da dili elinden ağır geldi. Morarttı ruhumu. Kendi renksiz hayatına beni de çekip soldurmaya çalıştı hep. Evet bezdim, soldum ama içimdeki renkleri karalamak kimin haddineydi. Kadife kahverengi berjer koltukta oturup elindeki kumandayla yalancı hayatlara hakimiyet kuruyordu aklınca. Memuriyet, silik kişiliğini iyice ortadan kaldırmış, horozluğu yanıma gelince öttürüyordu. Çok gitmek istedim. Bırakmadı. Hevesle düzdüğüm çeyizlerim sandıktan hiç çıkmadı. Bir tabak dahi istediğim gibi değildi. Rahmetli annesinin ruhuyla bezeli  evine tastamam konup yılları devirmiştik. Rıfat bak şu eşyayı değiştirelim dedikçe vicdansızlığımla kaldım. Fiskosun üstündeki biblo elim değip kırıldı diye kıyametler koptu.  Amaaan! Geldi geçti de deldi geçti.

Babam ben doğarken bahtım bana gülsün diye adımı Gülsün koymuş. Kaderim, adımı yanlış mı anladı nedir? Benim yerime herkes güldü. Gülsün dünyaya millet rahat etsin, yüzleri gülsün diye geldi değil mi?

Bir akşam televizyon izlerken bir haberle hayatım değişti. Kalbim pır pır, sanki dersin taze aşık. Sabahı zor ettim. Hemen ilgili yerleri aradım. Aldım adresi yallah!  Rıfat yok ya artık mesai saatleri içinde istediğim gibi hareket edebiliyorum. Uzun uzun oradaki yetkili kızla konuştum, beni gezdirdi, anlattı. Sonra oturup birer kahve içtik. Bana kararımı sordu. Yüzüne bakıp sırıtarak  “Ayyy hiç demiyorsunuz dünya varmış?” deyip attım kahkahayı. Ben bile irkildim, kimden çıktı diye.  Ayol meğer içimdeki yaşam sevincim yıllar sonra bir volkan gibi patlayıp güle oynaya taşıyormuş.

Babaları öldükten sonra çocuklar beni daha sık ziyarete gelir oldular. Kız şehir dışında olunca, abisiyle sözleşip birlikte geliyor kuzularım. Oğlan “Anne kendini asla yalnız hissetme, biz hep yanındayız, istersen gel bizimle yaşa. Bu evde çok hatıran var, kopmak istemezsen de anlarım” dedi. Yüzüne bakıp güldüm. Diyemedim ki “Oğlum, ben yeni doğdum, beni bir salın. Babanız olacak mendeburdan kurtuldum, tabi size hiç hissettirmedim, bana kırık bir biblo kadar bile değer vermedi. İşte şimdi bakacağım keyfime.” “Yok evladım siz beni merak etmeyin. Gayet iyiyim. Hepinizin bir düzeni var. Benim de öyle. Siz rahat olun. Evden de istediğiniz hatıra ne varsa alın. ”  dedim. Gariplerim nasıl duygulu bakıp babalarından kalan birkaç parça eşyayı alıp gittiler. 

Aylardır titizlikle sürdürdüğüm çalışmalarım tamamlandı. Yarın yeni bir güne başlamanın heyecanı içindeyim. Epeydir  evde misafir gibiyim bir tas çorba kaynatmadım. Kanepede yatıyor sabahla birlikte evden çıkıyorum. Komşular sordukça da can sıkıntısı deyip savuşturuyordum.  Çocuklara birer mektup yazdım. Evden sadece sandığımı, çocuklara ait fotoğrafları, ilaçları ve birkaç kıyafetimi aldım. Bana ait tek şey.  Diğer fotoğrafları da atacaktım ama tekrar çekmeceye yerleştirdim. Evi kiraya verdiğim üniversiteli gençlere bir meşgale olur veyahut eskicilerin dükkan önü tezgahlarına düşer de  bakanlar yeni bir kader yazarlar belki bize.

“Hey gidi Gülsün, artık yüzün gülsün. İşte buradasın, hür iradenle, gönlünün keyfince, yeni hayatına hoş geldin!”

Yeni Hayat’ın bahçe kapısından aylardan sonra kalıcı olarak giriyorum. Uzun,  her iki tarafı ağaçlı yolu üstümdeki geçmişi sıyırarak portmanto niyetine ağacın dallarına asıp “evimin” kapısına adımımı attım.

Her bir karışını içimde kalan heveslerimle döşediğim, ne bir biblo ne de kadife koltuklardan, kalın döşemelik perdelerden eser olmayan, sade, ferah kutu odam. Sandıktaki dantellerim meğer gözlerimin ışıldayacağı günü beklemişler.  Balkon denen şeyin sadece depo olmadığını hep demiştim. Ama nasip huzurevinin ormana bakan çam kokulu seyir terasınaymış.

Huzur buldum oh be! Yıllarca gönlümce bir dostumu kahve içmeye davet edemedim. Yemeği gönlümce pişiremedim. Rıfat toprağın bol olur mu bilmem ama benim burada kahve dostlarım iyi, muhabbetimiz bol!

Kıymet bilen insanlar varmış şu dünyada ahir ömrümde gördüm.

Huzurevinin bana verdiği huzura dayanarak, kaybettiğim zamanı toparlamanın ivediliği var içimde.

Hayat güzelmiş.

Arkadaşlar, dostlar, muhabbetler, ay mutluluk dedikleri bir kucakmış…

Ben de artık yaşayayım kendi hayatımı gönlümce. Gönlüm kayarsa vallahi karışmam! Ayol ismimle müsemma kişiliğim; millet gülsün…

Hikaye: Roza Ülüs

Önceki
Canan
Sonraki
Masal