Yuvga Taşıyla Yaşlanmak

Hikaye: Sümeyra Şeref Çağlayan

“Hadi bey uyan sabah oldu.”

“Uyandım hanım uyandım şimdi geliyorum.”

Karısı çoktan uyanmış, kendi yer yatağını toplamış ve soğuyan sobaya birkaç odun atmıştı. Yanan odunun çıtırtısı kuş seslerine karışmış, seher vakti puslu camda arz-ı endam eden sardunya kokusunu sızdırmaya başlamıştı. Yorgun bacaklarının ağrısına aldırmadan yataktan kalktı. İlkbaharın nemli havası ve iş yoğunluğu bacaklarına bir yük daha bindirmişti. Odanın kapısını açtı, kapıda kendisi gibi yorgun ve eskiydi. Kim bilir ne zaman buraya takılmıştı. Çocukluğundan beri aynı yerde görevini hiç aksatmadan dururdu. Yere doğru eğilip yuvarlak, küçük ama ağır taşı kapının önüne koydu. Küçücük oda sabahın bereketinden nasibini alsın diye. Yaz günlerinde kapı kapanmasın diye kullanılan bu taş kim bilir nelere şahitlik etmişti. Seyfi dede eşyaların ruhu olduğuna inanırdı. İşini gören her nesneye özen gösterir ve atmaya kıyamazdı. İşte bu taş onun hatıralarıyla dolu bir parçasıydı. Eşine seslendi,

“Hanım çayı koydun mu?”

“Koydum koydum kahvaltı da hazır.”

Fotoğraf: Gökçe Akyıldız

Sobanın yanına serilen yer sofrasında iki kişilik mutluluk vardı. Çayın fokur fokur sesi ile delikli çay kaşığını çay bardağı ile buluşturan sıcaklık hiç eksilmemişti sofralarından. Kuzinede pişen patates, üstünde ısıtılan ekmeğe sürülen kaymak ya da tereyağı tatlarını damakta bırakmakla kalmamış güzel bir hatıra olarak belleklerine kazınmıştı. Seyfi Dede’nin 5 çocuğu vardı hepsi evlenip bir yerlere dağılınca eşiyle yalnız bu sıcak yuvada hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlardı. Mütevazı kahvaltılarını yapan karı koca bugün ne yapacaklarının mütalaasını yaptılar. Kışın kardan ve dondan hasar gören evlerinin tamir, tadilat işleriyle uğraşacaklardı. Ayşe Nine evin önündeki bahçeyi kazacak, Seyfi Dede ise yumuşayan damı yuvga (loğ) taşı ile düzleştirip sertleştirecekti.

Seyfi Dede’nin yuvga taşını itip çekecek gücü yoktu aslında ama birinin bu işi yapması gerekiyordu. Çocukluğunda bu taş ile oynamak, onu bazen at, bazen deve gibi hayal edip üstüne çıkmak, savaş sahnelerini canlandırmak en eğlenceli oyunuydu. Sonra bu oyun çocuklarına ve torunlarına da nasip olmuştu. Yani bu taş aynen kapı gibi eskiydi. Birkaç nesil üstünde büyümüştü. Kaç ilkbahar sabahını damın nemli toprağında ezmişti. Koca bir neslin acısına sevincine endişesine şahitlik etmişti. Seyfi Dede ne zaman bu taşa baksa kaybetme acısının yüreğine kazındığı o talihsiz günü hatırlıyordu. Yıllar önce en büyük oğlu askerden gelecek ümidiyle bu taşın üstünde beklediği günler, içini buran, midesine kramplar girmesine sebep olan o bekleyişler zihnine hücum ediyordu. O hazin günü tekrar hatırladı. Yine bir ilkbahar sabahı toprak damı yuvga taşına buluşturmadan önce bu taşın üstüne oturup oğlunu ya da oğlundan gelecek bir haberi bekliyordu. Oğlunun askere gittiği dönemler ülkenin Doğu kesimlerinde terör olaylarının en çetin geçtiği, köylere ve şehirlere acı haberlerin verildiği zamanlardı. En büyük korkusu bu acı haberi alanlardan birisi olmaktı. Durmadan dua ediyor adaklar adıyordu biricik oğlu için. O sabah askeri bir aracın evlerinin önüne doğru yaklaştığını görünce kalbine bir acı saplandı. Boğazına düğüm olan kelimeler çıkmak istiyor ama çıkamıyordu. Yaklaşmakta olan hezeyanın evlerinin tam ortasında bir ateş topuna döneceğini biliyordu. İşte o an görevli askerlerin tahta merdivenlere değen postallarından çıkan ses ile kulaklarında oluşan uğuldamaya midesindeki bulantı eşlik etti. Yuvga taşından kalkmak istemiyor bu taşla beraber eski güzel günlerine geri dönmek istiyordu.

“Seyfi Amca hayırlı günler.”

Görevli subayın sesi bin yıl öteden geliyor gibi derin ve kısıktı. Gözleri dolu dolu olan Seyfi Dede, “Hayırlı günler komutanım.” dedi ve sonrası koca bir uçurum dev bir kasırga gibi vücudundan geçti ve yerle bir etti her şeyi. O gün orada kaç saat oturdu bilemedi hiç. Her ilkbahar sabahında nergisler açınca sümbüller buram buram kokunca ve dam yuvga taşıyla buluşunca Seyfi dedeye hazin günleri hatırlamak düşüyordu. Bu hayatta görüp göreceği mutluluğu bu toprak damda ve yuvga taşıyla her baharda ve kışta çiçeklenip solan minik papatyalarla bir ömür geçirmişti.

Seyfi Dede o sabah yine yuvga taşına oturdu. Eşinin getirdiği sıcak çayı yudumlarken toprak damın uçlarında büyümüş minik papatyaları seyretti. Bahçede salınan salkım söğüdün narin dallarına bakıp küçük ama huzurlu dünyasında nelerin hayatına dokunduğunu düşündü. Yerinden doğruldu ve kim bilir kimden kalan ve kaç yaşında olduğunu bilmediği emektar taşa “ vira bismillah” deyip işine koyuldu.

Hikaye: Sümeyra Şeref Çağlayan