Hikaye: Hatice Can

Ne zaman canı sıkılsa hava almaya sahile inerdi henüz alışamadığı bu yabancı şehirde. Bugün de öyle yaptı. Evden çıktı, yokuş aşağı ara sokaklardan, genelde küçük bahçeli müstakil evlerin olduğu mahallelerden yürümeye başladı. Düzenli, sakin, sessizdi hepsi. Eksik olan bir şey var diye düşünürdü her defasında buralardan geçerken. Memleketi ile kıyasladığı içindi belki de. İnsanların karakterleri sokaklara da yansıyor olmalı diye geçirdi içinden. Onun doğduğu yerde çocuklar caddenin ortasında top oynar, onlar değil de arabalar onlara göre yolunu belirlerdi. Dedeler cami çıkışı ilk bulduğu bankta soluklanır, teyzeler ellerinde pazar poşetleri, derin sohbetlere dalarlardı öylece yolun kenarında. Camdan cama, kapıdan kapıya sürüp giden mahalle fısıltıları hafif bir rüzgar etkisiyle herkesin kulağına çarpardı. “Hâlâ öyle midir?” Bu sorunun cevabından kendisi de emin değildi.

Kafasından geçen hayaller özlemini bir kez daha yeniledi. Omuzlarında bedenine ağır hasret yüküyle biraz dinlenme ihtiyacı hissetti. Yolun kenarındaki çocuk parkına iki dakika soluklanmak için girdi, boş bulduğu bir banka oturdu. Az biraz öğrense de yine de kendisine yabancı bir dille oynayan çocukları seyretti, ayağına gelen küçük topu hafif bir vuruşla onlara gönderdi. Hava kararmadan eve dönmeyi planladığı için oyalanmadan kalktı, biraz olsun rahatlamıştı, zaten sahilde tüm derdini çakıl taşlarına anlatıp sonra onları denize fırlattığında daha da iyi hissedecekti.

Sahile kestirmeden götüren, beton basamaklı, soğuk demir korkuluklu, hayat gibi uzun; çıkarken seni yoran, inerken bir çırpıda bitirdiğin merdivenin başına geldiğinde durdu aşağıya doğru baktı. Karadeniz tüm hırçınlığıyla uzaktan gözüküyordu. Derin bir mavi ve ufuk. Oysa şimdi ne kadar isterdi Salacak yokuşlarından iniyor olmayı. Adımını basamaklara doğru atarken gayriihtiyari gözyaşları içinde “ne olur Allah’ım şu soğuk merdivenlerden ineyim, İstanbul karşılasın beni” diye yalvarmaya başladı bir yandan da “bugün hiç iyi değilim” diyerek yaptığı şeyin anlamsızlığına kendini inandırmaya çalışıyordu. Ama durmuyordu tüm varlığı dua dua yalvarıyordu. “Ne olur Allah’ım, ne olur Allah’ım! ” İşte ne olduysa o anda oldu. Ayağının altındaki basamaklar birden sallanmaya başladı. Korkuluklardan sıkıca tutundu. Her adımıyla etraf suret değiştiriyordu sanki. İki eliyle kavradı demir korkuluğu. Büyük bir rüzgar çıkmış, derin uğultularla etraftaki ağaçların yapraklarını savuruyor, bir yandan da topraktan büyük ağaçlar fışkırıyor onlarında rüzgara eşlik etmesiyle uğultular dayanılmaz bir hal alıyordu. Gökyüzü kararmış bulutlar hızla yer değiştirirken adeta tepesinde bir gölge dansı hissediyordu. Gözünün önünde bazı evler yerin dibine çekilirken bazıları da korkunç seslerle onların yerini almaya başladı. Toprak adeta canlanmış homur homur homurdanıyordu. Kıyamet kopuyor olmalıydı, başka ne olabilirdi ki! O ise insanüstü bir çabayla yarılan basamaklara, ayağının altından kayan toprağa aldırmadan “ ne olacaksa olsun” düşüncesiyle yola devam ediyordu. Sahili görebiliyordu “ha gayret” dedi, adımını atmasıyla önünde etrafı ateş bir haleyle karşılaştı. İçi bulanık ve sisliydi. Filmlerden aşina olduğu bir sahneydi bu. Acaba gerçekten mekan mı değiştirecekti. Böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Bunu öğrenmenin şu an tek yolu vardı; denemek. İçinden bildiği duaları tekrarlaya tekrarlaya gözleri kapalı adımını attı. Yüzünü yalayan serinlikle beraber bütün vücudunda bir titreme hissetti, adımını yere değdirdiğinde ise tuhaf bir şey oldu. Az önceki uğultular, rüzgar, toprağın homurtuları hepsi kesildi. Gözlerini yavaşça açtı sonra gördüğü manzara karşısında korkuyla tekrar kapattı. Bir cesaret yeniden açtığında boylu boyunca uzanan balık restoranların önündeki caddede arabaların kenarında buldu kendini, karşısında kız kulesi.

Avaz avaz bağırmak, gördüğü her şeye sarılmak, yerlerde yatıp yuvarlanmak istiyordu. Ama normal gözükmeli dikkat çekmemeliydi. Hızlı adımlarla caddeyi geçti. Gözyaşları fışkırmak, o güzelim boğazın sularına karışmak istiyordu, tuttu kendini. Tam karşısına oturdu kız kulesinin, tüm görkemiyle Topkapı, sonsuz minareleriyle Süleymaniye, Sultanahmet, medeniyetlerin uğruna savaşlar başlattığı Ayasofya, Galata kulesi hepsi gözünün önündeydi. Bu kadar güzel olabilir miydi bir şehir, bu kadar büyülü. Tam da yolculuğuna uygun bir masal diyarıydı adeta. Oysa nasıl da şikayet ederdi trafikten, kalabalıktan, her yerin beton yığınına dönüşmesinden. Ama işte şimdi hiçbir kusurun alt edemediği güzelliğiyle karşısındaydı. Gözleri ovuşturmaktan kıpkırmızı olmuştu. Kendini defalarca cimcikledi, gerçek olduğuna kani olunca kayalıklardaki beton banklardan birine oturdu. Türk zekası işte hemen oraya bir çay ocağı yerleştirmişlerdi. Çay ve boğaz başka bir şey ister mi ki insan. Elini çay istemek için tam kaldıracaktı ki cebinde Türk Lirası olmadığını hatırladı. Olsun varsın çay olmasın, aylardır hasretiyle yanıp tutuştuğu İstanbul vardı karşısında. Bir tek sevdiklerini özlemiyormuş insan bunu bu süreçte anlamıştı. Sokaklar, evler, sahil, o sahildeki manzara, çay bahçeleri, çocukluğuna, gençliğine şahitlik eden mekanlarda özleniyormuş. Kimseye çaktırmadan hepsiyle koyu bir muhabbete daldı. Epey anlatacağı şey vardı ama bir yandan da tedirgindi. Geri nasıl dönecekti? “Mecbur dönmeliyim” diyordu. “Ailemi de görüp hemen dönmeliyim. ” Karanlığa kalmadan gitmeye karar verdi. Oysa nasıl severdi ışıklar yandığında boğazı seyretmeyi. Ama ya vakit biter de ailesini göremezse korkusuyla kalktı. Karşıdan karşıya geçmek için arabaları beklemeye başladı ama arabalar hiç hız kesmiyor aksine hızlanıyordu. Öyle hızlı geçiyorlardı ki renklerini, modellerini görmek imkansızdı. Bir ara küçük bir fırsat buldu adımını attı ama ‘o da ne’ caddenin ortasında, vızır vızır arabaların arasında kalakaldı. Ne yapacağını şaşırmıştı. O anda kendisine bir şeyin vurduğunu hissetti. Gözlerini açtığında karşında ev arkadaşı Ahmet vardı. Hâlâ omzuna vurmaya devam ediyor bir yandan da “Hayırdır Salih ne işin var burada? Seni parkta başın kenara düşmüş bir halde görünce nasıl korktum. Uyuya mı kaldın? ”diyerek heyecanla soru bombardımanını sürdürüyordu. Salih etrafına bakındı parkta oturduğu bankın üzerindeydi. Rüya mıydı yaşadıkları? Burnunda hâlâ boğazın kokusu varken böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Yaşadıklarının şokuyla arkadaşıyla birlikte eve döndü. Kendisini çok yorgun hissediyordu. Erkenden yattı. Tam uykuya dalacağı sırada İstanbul’dan üniversite arkadaşının attığı mesajı gördü:

“Akşam eve dönerken kız kulesinin orda her zaman oturduğumuz kayalıklarda tıpatıp sana benzeyen birini gördüm. Gözleri manzaraya kilitlenmişti. Sen de öyle bakardın İstanbul’a, her defasında ilk defa görmüş gibi göz kırpmadan dalar giderdin. Çok uzaklarda olduğunu bilmesem otobüsten inip yanına gidecektim. Ya oğlum ne çok özlemişim seni, o günleri. Tez zamanda yeniden gelsin o günler. Sana söz, ne kadar sevmesem de senin gelişinin şerefine cüzdanımdaki para bitene kadar senin çayına eşlik edeceğim. Hem de en demlisinden.”

Aylar sonra ilk defa yüzünde kocaman bir tebessüm, huzurla uyudu Salih…

Hikaye: Hatice Can