Hikaye: Feyza Yılmaz

“Dün gerçekleşebilecekken olmamış şeylere,

bugün her zaman yeniden

başlayabilirsiniz.”

Buda

Saat fecrin müjdesini veren kafiyeli bir tonda tıkırdıyordu. Karanlık sökülmek üzereydi. Bir an bile uyumamış gözleri kan çanağına dönmüştü. Hava basıktı. Derin bir nefes çekti içine göğsünü zorlayarak. Ak iple kara ipin ayrılmaya başladığı ilk dakikalarıydı sabahın. Eskimiş bir başlangıcın sonu, sonsuzun başıydı. Bu, sessizliği arplarla bozan ürkek bir müjdeydi.

Hemen kendini toparladı. Ayağa kalkmadan gerinebildiği kadar gerindi. Pütürlenmiş hırkasını geçirdi çiçekli pijamasının üstüne. Annesinin deyimiyle pejmürde bir halde doğruldu yataktan. Yerde yürüyen parlak karıncaları fark etti. Karıncalar siyah ojeli parmaklarındaki tiner kokusuna hücum ediyorlardı. Gıdıklanan ayaklarıyla aniden silkeledi hepsini. Sineklik yaptırmadığı için olmalıydı bu tantana.

Önceleri bahçeli bir evde yaşamayı oldu olası sevmediğini düşünürdü. Yanılmamıştı. Önceden sevmiyordu. Değişmişti sadece. Şehir hayatına sıkışan uçan araba sesleri asfalttakilere göre çekilmez olmuştu. Dumanlarını ne zaman salacakları bilinmezdi. Hasbelkader kirli de olsa taze hava almak için pencereyi açsa pis bir duman yerdi. Hep olmazdı bu aslında. Olasılığını hesaplamıştı. Günü altı dilimi bölerek yapmıştı bunu. Fecr vaktinden tan yeri ağarana kadar, ağaran tan yerinden kuşluğa kadar, kuşluktan öğlene kadar, öğlenle ikindi arası, ikindiyle gün batımı ve güneşin batmasından zifir karanlığa değin ve havanın kömür gibi karanlık olduğu saatler. Sema gibi günü yedi kat açmadan rahat etmezdi Melinda. Atalarından miras kalan huyu kurumadığı için tek cümlelik duasını ciddiyetle eder ve her seferinde olasılığı öyle hesaplardı. Gün yediye bölünmediği için homurdanan annesine hiç mi hiç kızmadan kağıtla kalemle bir bir yazardı ihtimalleri.

“Bugün günün yedi diliminden ikisi tehlikeli, kuşluktan öğlene kadar, öğlenle ikindi arası, Haftada bir defa ise iki bölü kırk dokuz..”

“Bir başka gün, yedi dilimden farklı üçü dumanlı, ikindiyle gün batımı ve güneşin batmasından zifir karanlığa değin ve havanın kömür gibi karanlık olduğu saatler. Haftada bir defa ise üç bölü kırk dokuz..”

“Başka bir gün günün bir dilimi tehlikeli, ama kuşluktan öğlene kadar. E bu ilk günle aynı. O zaman ilk günle üçüncü günün olasılığını toplayarak hesaplarsak…”

Hep burada karışırdı Melinda’nın aklı. Acaba aynı zamanlar farklı günlerde oluşursa hesap bozulur muydu? Dahası, her gün sırf bu değişken sebebiyle hesaplarını güncellemek zorunda olmasına fena bozulurdu. Her gün hesap değişir miydi?

Bir hafta gözlem yaparsa haftalık, dört hafta gözlem yaparsa aylık olasılığı çıkarırdı. Bir sonraki haftanın ve ayın takvimi hep bir öncekine göre yapar, öyle açardı pencereyi. Eğer insanlar hep aynı davranıyorsa olasılıkta sapma olmamalıydı. Ne var ki çok sık duman yerdi Melinda. İnatla tesadüf deyip bir sonraki haftanın ve ayın ihtimalleriyle yaşardı. Oysa hangi konuda hesap tutmazsa ona rastlantı dendiğini duymuştu. Tutturamadığımız hesaplar, Tanrı’nın kendini gizleme yöntemi olabilir miydi?

Aklını bulandıran sorulara cevabı yoktu Melinda’nın. Ona kalan güçlü bir inanç değil, bin yıllık bir histi. Ama bazen hislerdi doğru cevabı veren. Neyse ki duyguların dünyayı değiştirdiği “ispatlanmıştı” bilimsel olarak. İçi rahatlayarak kadim hislerine güvendi.

Sarı saçlarını başının tepesinde bir lastikle tutturarak tahta kapıyı araladı. Çıplak ayaklarıyla bastı toprağın kucağına. Yerlerde sürüklenen paçalarıyla kazdı anılarını. En güzel, en tatmin edici ve en sahici cevabı alabilmek için soruyu zaman gibi büktü zihninde. Sahi neydi sorunun en doğru hali? Sormanın daha kolay bir yolu olmalıydı.

***

“Zaman göründüğü gibi değildir.

Tek bir yöne doğru akmaz

ve geçmişle gelecek aynı anda

gerçekleşir.”

Albert Einstein

Bin yıllık manastırın taştan koridorlarında gezerken bir yel gibi hissetti başına “geleceği”. Olacakların sarsan hayaliyle titreyen sesini sakinleştirdi. Çekicin üzengiye vurduğu darbeler, konuşmadan içinde duyduğu bu gürültüye tahammül etmesini zorlaştırıyordu. Suspustu hava. Tan yerinin ağardığını çıkarsadı sütunların silik gölgelerinden. Taze bir günün dedikodusunu yapıyordu kuşlar yine. Tıpkı dün de ondan önceki gün de doğduğu ve yarın da doğacağı gibi yükseliyordu güneş.

Toprakta uzun bir çalışmanın ardından yorulmuştu. Uykuya emanet ettiği iki çocuğunun sesinden güneşin tam tepeye geleyazdığını anlayıverdi birden. Sıcak ortalığı kasıp kavurmadan geri dönmelilerdi manastıra. Küçük bir insanın adımlarıyla 2345 adımda manastıra varırdınız. Uzun bir mesafe sayılmazdı. Kendi bölmelerine gitmek için kırk merdiven çıkıp ve seksen adım atmaları gerekirdi. Eğer hiç vakit kaybetmezlerse tam odaya girdiklerinde güneşin en bunaltan dakikaları başlamış olacaktı. Kendilerini güneşten koruyacak hiçbir şey almadıklarından mecburlardı buna.

Adama baktı. Adamın yüzünde beliren yarıklara ter dolmuştu. Su kuyusunda soluklanmadan, durmadan yürüdüler. Odalarına çıkmadan ikişer tas su çektiler kuyudan. Kırkıncı merdiveni çıkmışlardı ki dizlerinin üstüne çöktü adam. Yığılmakla dik durmak arasında gücüne yakışmayan (!) bir sendeleme halindeydi. Eva çocukları odaya bırakıp telaşla geri döndü. Adam güçlüydü. Onun sırtlanamayacağı kadar güçlü. Adam zayıftı. Onun duygularıyla hayat verebileceği kadar zayıf ve savunmasız. Yanında bekledi Eva. Pamuk gibi elleriyle adamın sırtını sıvazladı. Aşkı, adamı yerden tutup kaldırana dek kıpırdamadan öylece bekledi. Sıkılmadı beklemekten. Hiç sıkılmazdı.

Ne kadar süre geçtiğini ikisi de bilemediler. Güneş hala tepedeydi. Yakıyordu. Odaya varmadan hemen önceki sekseninci adımda ikisi de yere indirdi omuzlarını. Yorgunlardı. Son bir çabayla içeri attılar kendilerini. Çocuklar oynuyorlardı hallerinden memnun. İkisi de oğlandı. Biri aksi diğeri mutlu. Bir sarı biri esmer. Biri zayıf diğeri gürbüz. Farklı iki kardeştiler.

Odanın bölmesindeki pencereden çorak manzaraya baktı Eva. Tanımlayamadığı düşüncelerin gücüyle sarsıldı. Anlayamıyor ama dinliyordu kendini. İşlerin giderek arapsaçına döneceğinden emin bir bilge kadın gibi izliyordu güneşi. Göğsünün altına uzanan sarı saçlarını burarak ince boynundan sol tarafında saldı. Başından aşağı kalbinin üstüne değen saç tellerinde okşadı aklın kalbe giden yollarını…

Ne olurdu biraz daha kolay çıkabilselerdi evlerine! Ne olurdu yemek bulmak için gittikleri toprak gelseydi onların evine! Ne olurdu sorduğu soruların ne olduğunu bilse…

“Ah be!” dedi içinden.

“Bir gün daha kolay bir yolu olsa bu işin, o zaman daha kolay olur muydu yaşamak?”

“Ah be!” derken sesinin duyulduğunu tahmin etmedi. Ama yine de sordu. Öğrenmek ve anlamak için.

Acaba bir başka zaman ya da mekânda daha kolayı var mıydı? 

Hikaye: Feyza Yılmaz

Önceki
Yoruldum
Sonraki
Hayal