Hikaye: Sümeyra Şeref Çağlayan

Yorgun bir köknar ağacıydım, yıllardır aynı derenin kenarında akan suyu izler ve dinlerdim. Yapraklarımın hışırtısı su sesine karışır, cânım kuşlar da bize eşlik ederdi. Bu sesi dinleye dinleye yaşlandım bu çayırlıkta. Artık o kadar yaşlıydım ki toprağın sıcaklığı ısıtmıyordu köklerimi, güneşin dört mevsim gelen ışınları da artık kâr etmiyordu. Yorgundum hem de çok, en uçtaki dallarımla irtibatı kaybedeli uzun zaman geçmişti. Şimdi benim için derin bir uyku zamanı gelmişti. -Tak tak tak. Belime inen bu darbeler de neyin nesiydi? Canım acıyordu. Endamımla gökleri süsleyen bu koca gövdem toprakla buluşacaktı bir gün. Kader beni diğer ağaçlarla dimdik ayakta salınırken basit bir balta ile yerle bir edecekti demek. Nerede kuş sesleri, nerede su şırıltısı. Başka yerde miyim acaba? Burada ağaçların ortasında yüklerimden arınmış gibiydim. Bizim gibi koca koca kütükler hızarda şekilden şekle girermiş. Çalışan ustalardan duydum. Dün bir gül ağacından dolap yapmışlar. Zengin bir ev sahibi istemiş. Benim kaderime biçilen şekil ne diye düşünürken yaşlı usta “Bu köknarı Peştahta yapalım” dedi. Sevindim mi acaba, bir kere yurdundan oldun mu nereye gittiğinin de çok bir önemi yok belki de. Başka bir şekle girmek, başka yerler görmek nasıldır? Burada gördüğüm tek manzara telaşlı adamların bizden bir an önce işe yarar bir nesne yapıp paydos etmeleri.

 Ne varsa eskilerde var azizim, usta çok mahir işinde öyle olmasa bizim gibi kütükler nasıl nazenin bir sanat eserine dönüşebilir ki değil mi? Gece gündüz demeden uğraştı benimle. Kesti, biçti, zımpara ile üstümden geçti defalarca, cila, boya derken çok yoruldu ama değdi. İşte şimdi oldum. Ustanın maharetli ellerinden çıkmış bir peştahtayım artık. Siz diyeceksiniz ki o da ne demek? Anlatayım da dinleyin; tezhip, hat ya da kitap kenarlarını süsleyen tezhip ustalarının sayfalarına can kattığı masaya PEŞTAHTA denirmiş. Hızardan çıkışım da böyle oldu beni cilaladıktan sonra ünlü bir müzehhibe sattı ustam. Divit, hokka, mühre, fırça, cetvel ve mum can yoldaşlarım oldu artık. Müzehhib Ahmed Efendi çok dini bütün olmalı- bunu da buraya gelen misafirlerden duydum- seccadesi ve tesbihini hiç yalnız bırakmıyor. Gecelerce namaz kılıp dua ediyor. Geceyi sabaha bağlayan saatlerde başıma oturup gün doğana kadar güzelim kırmızı ve harika turkuaz rengini büyük bir incelikle sayfalara nakşediyor. Hele o divit ve kamış yok mu nasıl da asaletle uzun parmaklarında raks eder gibi hareket ediyorlar. Mührenin akik taşıyla süzülüşü, bıçağın boynuzdan sapıyla mağrur duruşu sanki hepsi sözleşmiş gibi Ahmed Efendi’nin asaletine renk katıyorlar. Efendimin ellerinin uzun olduğunu söyledim ama gözlerinin yeşil renginden bahsetmedim galiba. Uzun kirpiklerinin araladığı gözlerinden bakan iki yeşil göz; rengi siz deyin ilkbaharda yeni çıkmış çimen, ben diyeyim mermer madeninden yeni çıkarılmış harika bir taş. Gecenin soluk renginde nasıl da gizem ve heyecanla dolu bakar yaptığı işine. Sanmayın ki beni ihmal eder. Üzerime mürekkep damlasa hemen yumuşacık pamukla siler, haylaz çocukları üstüme çıksa hemen indirir. Bana çok değer verir aynı benim ona hayran olduğum gibi o da bana kıymet verir. Efendimden ayrı kaldığım zamanlarda can sıkıntısından duvarları seyrederim. Tezhibi elinden çıkmış duvarda asılı levha her seferinde dikkatimi çeker. Geldiğim günden beri merak ederdim ne yazıyor diye. Geçenlerde benim gibi bir cahil geldi de dikkatini celbeden levhayı Efendime sordu. Öyle güzel anlattı ki ne eşsiz bir mekânda bulunduğumu daha iyi anladım:

 

‘’Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahrîrin

Ki fesâd-ı rakamı sûrumuzu şûr eyler

Gâh bir harf sukûtuyla kılar nâdiri nâr

Gâh bir nokta kusûruyla gözü kör eyler’’

                                        Fuzûlî

Kulak misafiri oldum da erdim mânâya: “Çirkin yazı yazan kâtibin eli kalem gibi kurusun / Ki yanlış yazması düğünümüzü (sûr), kavga (şûr) eyler / Bazen bir harf eksiğiyle nâdiri nâr (ateş) yapar / Bazen bir nokta kusuru ile gözü, kör eyler.” 

İşte böyle azizim, gecesi ayrı güzel, sabahı başka keyifli yıllarca Ahmed Efendi ile divitin hokkaya dalarken çıkardığı sesi ve aharlı kâğıtta gidip gelirken usulca süzülüşünü dinledik. Divit’e sorsan en çok onu severmiş Ahmed Efendi çünkü uzun ince parmakları ile en yakından onu tanırmış. Ne yani şimdi benim cilası atmış yüzüme ellerini koymasa nasıl tutacak seni? Hokka’ya sorsan yeşil gözlerini en çok ona dikermiş, en güzel ona bakarmış. Çünkü hokka masadaki en değerli malzemeymiş. Abanoz ağacından yapılmış, içine lika (saf ipek) koyulmuş ve dışı da sedef kakmalı olduğu için en değerli kendisiymiş. Haaa unutmadan bir de rengi siyahmış, siyah asalet göstergesiymiş. Ustam da en çok siyahı severmiş. Hokka biraz kendini beğenmiştir bunu da en iyi mühre bilir. Mühre ki akik taşından ucuyla en parlak olanımızdır. Ama yine de Hokka’nın dilbazlığı ile hiç uğraşmaz sessizce uzun parmakların gelip kendisini sıkıca tutup kâğıt üzerindeki altınları ezmesine sabırla katlanır.  Sanmayın ki kıskanıyordum ben efendimi. Sesinden, soluğundan, bakışından en çok nasiplenen olarak onun benden daha yakını yoktur derdim. Ben en çok gece sabaha dönerken kandilini yakışını, güzelim elleriyle beni mindere yaklaştırmasını, dirseğini dayayıp elini bembeyaz yanağına koyuşunu seviyordum. Mermer yeşili gözleriyle hangi rengi kullanacağını düşünürken bana bakışına hayrandım. Ahmed Efendi yıllarca gecenin en karanlığında uyanırdı. Gün doğana kadar başımda oturur, sanatını icra ederdi. Bana her gün gelirken, siyah saçları bir bir beyaza dönerken, ben saniyeleri sayardım. Hasta olmasın diye Allah’a yalvarıp ayrı düştüğümüz günleri sabırsızlıkla birbirine eklerdim.

Yıllarca böyle hayran hayran onu izledim. Efendim yaşlandı artık güzelim gözleri başka bakıyor. Bakıyor ama görmüyor gibi. İşte aharlı kağıdını alıp geldi başucuma. Divitini hokkaya batırıp kömür karası mürekkebi çıkardı. Artık benlere emanet ettiği elleriyle titreterek yazdı son yazısını. “VASİYETNAME” çok kâğıt kullanmayacaktı biliyordum. Divitin ağlayası tuttu kâğıttan kayarken. Siyah mürekkep halinden memnun değildi. Siyahını değil de beyazın en koyu halini yazmaya yeminliydi sanki. ” peştahtam ve yazı takımım en büyük oğluma…” en son benim adımı mı yazmıştı? Bu dünyada aldığı son nefesi alır gibi imzasını attı var gücüyle elini titretmeden.

 Müzehhip İhsan oğlu Ahmed.

Hikaye: Sümeyra Şeref Çağlayan