Çocukluk Bilmecem

Hikaye: Hatice Can

Çocukluğumuzun en çetrefilli sorusuydu; “ıssız bir adaya düşsen yanına alacağın üç şey nedir?” sorusu. Ben genelde en sevdiğim arkadaşımı, televizyon -ki o zamanlar cep telefonu, tablet  yoktu- ve para alırdım. Soru aslında baştan şaşırtmalıydı. Issız bir adada ne yapacaksın parayı, nasıl çalıştıracaksın televizyonu ama hepimiz verdiğimiz cevaplarla tongaya düşerdik. Şimdi belki ıssız olmayan ama bana yabancı bir adaya çıkmak için sırt çantamı hazırlarken çocukluğuma gittim yeniden. O zaman henüz hayattan kâm almanın verdiği toklukla kolayca vermiştim cevabı. Oysa şimdi nasıl da zorlanıyordum. Yeni bir hayata başlarken üstelik ardımda tüm yaşanmışlıklarımı belki de bir daha dönmemek üzere bırakmak zorundayken  yanıma almak isteyeceğim şeyler nelerdi?

Çocukluğumdan gençliğime hayatıma eşlik eden odamda dört dönüyor eski hayatımdan taşımam gereken en elzem ve anlamlı şeyleri bulmaya çalışıyordum. Anılarına bir beden giydirip biriktirmeyi seven birisi olarak bunu yapmak bir hayli zordu benim için. Sanki neyi geride bıraksam hayatımın ona dair dönemi yok olup gidecekti. İnsanın geçmişinden vazgeçmesi, onlarla vedalaşması ne kadar da zormuş. İlkokul dönemimden beyaz yaka önlüğüm, teyzemin Almanya’dan getirdiği fermuarlı, hâlâ kullanmaya kıyamadığım renkli kalemlerle dolu kalem kutum, silgi ve peçete koleksiyonum, arkadaşlarımın “adın  kadar temiz bu beyaz sayfaya” diye başlayarak  yazdıkları hatıralarla dolu anı defterim daha birçok şeyi baştan elemiştim. O döneme ait babamın ilkokul mezuniyet hediyesi bilekliğimi koydum çantaya. O benim büyümemi temsil ediyordu. Hayatın beni istemsizce büyüttüğü şu dönemde onun varlığının bana güç vereceğine inanıyordum. Karıştırmaya devam ettikçe her yerden ufak tefek notlar, bir şeyler karaladığım defterlerim çıkıyor, altları çizilmiş, ciltleri eskimiş kitaplarım ömrümün hafızası gibi önüme dikiliyordu. Elime geçen her notla o an olduğum yaşa, ortaokul, lise yıllarıma dönüyor, hangi kitaba dokunsam aldığım güne, kitapçıya yeniden uğruyordum. Hepsi benim için kıymetliydi, içlerinden birini nasıl kurban edebilirdim ki! Hele üniversite yıllarında  içimi döktüğüm, ilk belki de son aşkıma dair yürek yaralarımın satırlarında hafiflediği kara kaplı defterim. Ona kıyamazdım, o yaşlarım bütün gelgitleri, muhafazakar dünya görüşüm ile kalbimdeki aşka dair iç hesaplaşmalarım, yoğun ama o defterin içine hapsolmuş duygularım. Hepsi gençliğimin hatırasıydı. Çantamın bir köşesine özenle yerleştirdim kara bahtlı defterimi. Gözüme kitapların kenarında duran emektar crooss kalemim ilişti. Bu güne kadar tüm sınavlarımda yoldaşımdı.  Yeni hayatımın ilk mülakatlarını da onunla yapmalıyım diye düşündüm. O da çantadaki yerini almıştı. Sonra fotoğraf albümlerimi tek tek açıp baktım. Her bir sayfada o zaman ki beni temsil eden arkadaşlarım vardı. Çocukluğumdan gençliğime hayatımın merkezine yerleştirdiğim insanlar  birer birer canlanıverdi gözümün önünde. Birçoğu geçip gitti hayatımdan ama ben onlardan hiç gidemedim. Alelacele birkaç fotoğraf seçip çantama koydum. Baktım olmayacak hard diski yanıma aldım. Bu devirde ıssız bir adaya düşmenin az da olsa kolaylıkları vardı.

Ayak ucumda anne babamın odasına gittim. Yatmadan önce defalarca öpmüştüm onları, bu bir vedaydı aslında akşamdan ama annem anlamamış “Hiç büyümedin kızım. Ne  bu böyle küçük çocuklar gibi şapır şupur öpüyorsun,”  diyerek hafif bir azarlamıştı beni. Uyanırlar  korkusuyla dokunmadan uzun  uzun seyrettim onları. Sabah  benim yokluğumu fark ettikleri zaman evin içinde telaşla dolanacakları, haber almak için arkadaşlarımı arayacakları anların hayali geldi gözümün önüne. Dayanamadım, gözyaşlarım usulca yüzüldü yanaklarımdan. Söylesem gidemezdim. Gözlerindeki hüzün bulutlarıyla geride bırakamazdım onları. Kalsam başıma gelecekler karşısında yaşayacakları o üzüntüyü görmeye dayanamazdım. Evimize gelen mahkeme tebligatıyla yuva yapmıştı hüzün evimize ve ben iki  tarafı uçurum bir yolda,  gitmeyi kalmaya tercih etmiştim.

Şimdi  çantama onlardan bir anı koyup ayrılma vaktiydi. Annemin  baş ucundaki çekmecede  özenle küçük,  beyaz bir bohçanın içine saklanmış, yıllardır  hiç ayrılmadan yan yana duran, annemin babama işlediği mendille babamın askerden gelirken anneme aldığı yemeniyi yavaşça  aldım. Evimizin kutsal emanetleriydi onlar ve annem  çok kızacaktı biliyorum ama aynı zamanda benim köklerimdi. Yanımda oldukları müddetçe ben yine ulu bir çınarın gölgesindeymişim gibi huzurla uyuyacaktım.

Sırtımda çantam her zaman bana sevgiyle açılmış kapımızın önünde durdum. Her genç kız gibi benim de bu kapıdan çıkışıma dair hayallerim vardı; telli duvaklı. Babamın son bir kez “kızım” diye sarıldığı, ne kadar üzülseler de benim için mutlu olduklarını bildiğim hayallerim. Ve hiç birinde böyle bir gidiş yoktu. “Ayrılık da sevdaya dahil” dediği gibi şairin ‘gitmek de kadere dahil’miş. Usulca çıktım, sessizce geçmişimi üstüme kapadım. Son bir kez okşadı ellerim istemsizce emektar kapımızı. Çatıdan gelen yağmur sesi içimdeki fırtınayı az dahi olsa dindirmişti.  Zira eskiden beri  bu havalarda yolculuk yapmayı tercih ederdim. Havanın serinliği gideceğim yeri ısındırırdı yüreğimde âdeta. “Tam vakti” dedim içimden. Çocukluk bilmecemi çözmemim tam vakti…

Hikaye: Hatice Can

Önceki
Gölge