Hikaye- Sümeyra Çağlayan

Saçlarımı tararken çıkan sesler canımı acıtıyordu. Belime kadar kömür karası rengindeydiler, onları gözümden bile sakınır itina ile bakardım. Saçlarımı çoğu zaman örer bazen de bağlardım, bileğim kadar kalın olurdu. Yolda yürürken sanki herkes saçlarıma bakar beni işaret ederdi. O sabah uyandığımda başka çarem olmadığını anladım. Vazgeçmek imkânsız, boş vermek olanaksızdı. Uyanır uyanmaz banyoya gittim. Son bir kez saçlarımı taradım. Atkuyruğu, görümce topuzu, dağınık topuz, düz fön aklıma gelen hangi model varsa hepsini yaptım. Saç tellerimden dokunmadığım bir tanesi bile kalmayana kadar onlarla oynadım. Banyodan çıktığımda ne giyeceğime karar vermek beş saniyemi, evden çıkmak on dakikamı aldı.

İstikamet; Gülşen Kuafördü. Mahallenin kadim dedikodu ve vakit öldürme merkezi. Burası ömründe hiçbir işte çalışmamış, düğünden düğüne yazmasını çıkarıp saçını yaptıran, bazen de uzayan saçlarının hakkından gelemeyince kısacık kestiren, orta yaşlı teyzelerin uğradığı mahallenin tek kuaförüydü. Sabahın dokuzunda benden başka gelen olmadığı için Gülşen kuaför, sabah mahmurluğunu benim bakir dimağımda atacaktı, belli olmuştu ilk dakikada. “Ayyy hoş geldin bir tanem bu ne güzellik.” Eğer birisi sana sabah sabah saçma sapan giyinip, umarsızca çıktığın evden -üstün başın bu kadar virane iken- iltifat ediyorsa bil ki yalan söylüyordur. Hele hele bu iltifat eden kişi güzellik uzmanı bir mahalle kuaförü ise! “Ne yapıyoruz canım. Düz fön mü dalgalı hareketli bir şeyler mi?” Kararımı değiştirmeden bir çırpıda söylemeliydim ne istediğimi, yoksa ömrübillah yaptıramazdım aklımdakini. Bu tür mahalle arası kuaförlerde hiçbir zaman istediğiniz gibi saç modeli ile çıkamazdınız, çünkü sizin istediğiniz modelle kuaförün yapmak istediği model asla uyum sağlayamazdı. “Gülşen ablacığım ben saçlarımı kısacık kestirmek, bir de rengini fındıkkabuğu yapmak istiyorum.” Evet evet söylemiştim ama Gülşen abla aynadan gördüğüm kadarıyla pek memnun değildi. ” Şimdi ablacığım ben sana o modeli keserim tabii ama ne kestiğim model yüzüne gider, ne de yaşına… Hele renginden hiç söz etmiyorum.” Bu kuaföre kaç kere geldim bilmiyorum ama ilk defa Gülşen abla bu kadar haklıydı.  “Canım senin yaşın yirmi beş. Ne yapacaksın fındıkkabuğu rengini? Altmış beş yaş üstü teyzeler gibi.”

 Gözleri kocaman kocaman açılmış, yüzünde memnuniyetsiz bir ifade ile fikrimi değiştirmemi bekliyordu sanırım. Bendeki umarsız ve kararlı bakışları anlayınca isteksiz ve istemsiz makası aldı eline. Son bir bakış attı kömür karası upuzun saçlarıma. “Bak kesiyorum sonra ağlama saçlarım diye.” “Kes abla kes istiyorum ben!” Makas saçlarıma değdiği anda sanki Gülşen ablanın kalbinden kılcal damarlar kesiliyordu. Bakışları ile içine akıttığı gözyaşlarını görmezden geldim. Neden bu kadar ajitasyon yapmıştı hiç anlamıyorum. “Bari rengi kalsaydı be gülüm!” İki fıs, bir kıt derken saçlardan bir göl oluşmuştu sanki sandalyenin altında. “Yok abla yok! Kararım kesin. Eski halimden eser kalmasın istiyorum.” Ben bunu söyler söylemez, çırağın açtığı müzik kanalından saçma sapan bir şarkı  dolandı dilime.

“Sevinince yankılanır

Gülüşü yağmur misali

Üzülürse buğunlanır

Gözleri sonbahar misali

Yeganedir, şahanedir, mucizedir her hali

Öyle de güzel, böyle de güzel

Öyle de güzel, böyle de güzel”

Sonunda saç kesimi bitti, boyamaya sıra geldi. Gülşen Kuaför ağırdan alıyordu belki fikrimi değiştiririm diye. Yok kararlıydım, değişecektim. Ve ilk olarak dış görünüşümden başlayacaktım değişime. Boya kataloğunu önüme koyup, fındıkkabuğu rengini gösterdi. “Emin misin? Bak bunu Firdevs Teyze, Safiye Teyze ve Sevim Teyze kullanıyor. Hepsinin saçı kısa tabii en önemlisi hepsi de altmış beş yaş üstü.” Bir an korkmadım değil hani. Örnek verdiği teyzeler mahallenin üç silahşorü, dedikodu makinesi ve çetrefilli işler müdürüydü. “Yap abla yap! Bakarım, en olmadı onların yanında çırak olarak başlarım. Yapacak bir şey yok” Boya bitip saçım yıkandığında üstümden koca bir yük kalkmış, hafiflemiştim. Şimdi istediğim saç modeli ve rengi ile Gülşen Kuaförün dükkânından gönül rahatlığıyla çıkabilirdim. “Borcum ne kadar abla?” diye sordum. Her gelişimde gözüme takılan, kasanın tam arkasına yerleştirilmiş levhaya baktım, içimden tekrar ettim. ” Zevkin ve sefanın veresiyesi olmaz.” Çok haklıydı bu söz. Bir kuaför dükkanına asılacak en mantıklı tabloydu bence. Bu Gülşen abla akıllı kadındı vesselam. Paramın üstünü alıp, mahallemizin yeni dedikodu kanalına malzemeleri cömertçe emanet ettikten sonra, üç silahşorler ekibine namzet bir çırak olarak sokaklarda yürüdüm. Herkes son halimi görüp bana bakmalı “vah vah, tüh tüh” yapıp arkamdan neden ve nasılını kritik etmeliydi.

Eve geldim. Kısacık saçlarımı kendi aynamdan izledikten sonra artık hazırdım. Kimsenin beni tanıma ihtimali kalmamıştı. Her gün gittiğim marketteki çırak Nazife, yanındaki tuhafiyeci Besime abla, işe giderken bindiğim minibüs şoförü Hasan Dayı, günlük mahalleye giriş çıkışı denetleyen köşedeki eczanenin kalfası Sarı Furkan, kısacası ellerimde kitapla beni görmeye alışık mahalle eşrafı birkaç haftalığına da olsa beni -olası yabancı- olarak algılayabilirdi.

İlk iş günümde, sabahın altı buçuğunda, kargalar kahvaltısını yapıp kahve dedikodusuna başlamadan evden çıkmayı başarmış, hatta mahallede çınar altında oturan fırıncı Mehmet Amcadan başkasına yakalanmadan işe varmıştım. Kırmızı kovayı suyla doldurup içine klorak boca ettim etmesine ama kokusu için ne yapmalıydım bilmiyordum. Yabancısı olduğum bu işleri annem yaparken daha dikkatli izlemeliydim. Hey gidim heyy… Titiz Müzeyyen’nin uyuz çalışkan kızı Fatma! Sen ki; adın temizlik kovasıyla aynı cümlede bile zor yan yana gelirken… İki birbirini bilmez uzak akraba hadi barışın bakalım. Sessizce en üst kata varmıştım varmasına ama hâlâ şu beyin uyuşturan koku için bir çare bulamamıştım. Bu işte bir yanlışlık olmalıydı. Annem bunu yapınca kafam bu denli uyuşmuyordu. Bunca yaşadığım şeyden sonra ve beynimdeki sinirlerim birbiriyle çarpışınca deforme olmuş olabilirdi pek tabii. Neyse kimse çıkıp şikâyet etmediğine göre merdivenleri silmeye devam edebilirdim. Uzun sopanın ucundaki gri ipler gibi bir oyana bir bu yana Evlerinin önü boyalı direk.” şarkısını söyleyip, işimle hemdem olmuş bir alemde gezerken tiz bir sesle irkildim. “Fatma hocam siz misiniz?” Eyvah bu da kim şimdi? Tanınmamak için bin türlü şey yapmışken daha ilk günden ve ilk saatten nasıl olurda yakalanabilirdim. Öğretmenliği, bir gecede çıkan kararname ile bırakmak zorunda kalan her işsiz gibi tanınmamak için keklik gibi sekiyordum. Ama çekirge kadar bile olamadım. İlk sıçrayışta yakalandım bile. Tabii ki bana seslenen sese hemen dönmedim. Adımın Fatma olmadığını anlaması gerekiyordu. “Hocam!” Çaresiz döndüm dönmesine ama gördüğüm kişi beni ve koca gözlerimi görünce: “Siz ne yapıyorsunuz burada?” demesin mi. Desin tabii desin de ben ne cevap vereceğim şimdi. Bu koca gözler hep başımın belasıydı zaten. Ya dalga konusu olurdu ya da umutsuz aşk mektuplarının adresi. Şimdi de yegane tanınma sebebim. Neyse iki kem küm, iki ık mıktan sonra dilimin bağı çözüldü: “Nasılsınız Seren hanım?” “Hocam ben iyiyim de siz ne yapıyorsunuz burada? İşten ayrıldığınızdan beri sizi arıyoruz. Bizim oğlanın matematiği siz gittikten sonra yerlerde. Toparlayamıyoruz bir türlü lütfen bize yardımcı olun. Özel ders falan verseniz, vaktiniz varsa çok memnun oluruz valla.” Ayyyyy! kadının derdi oğlunun matematiği, benim düştüğüm hal umurunda değil. Neyse ki umurunda değil. “Tabii tabii ne demek veririm.” Hey Allahım daha ilk günden yaşadığıma bak.

Güzelim siyah saçlarımı fındıkkabuğu rengine hapsetmiştim. Dünya dönüyordu dönmesine ama içinde dönenlerin kaç tur attığı umurunda değildi. Neyse klorak kokusu hem beynimi, hem ruhumu iyice sarhoş etmişti. Son basamakta çamurlu suyu, yavruağzı rengi gülün dibine döktükten sonra aklım başıma geldi. Güle iyilik yaptığımı sanıp zehirlemiştim. Titiz Müzeyyen görse bacaklarımı kırardı vallaha. Evet ilk günden turnayı gözünden vurdum. Klorak kokulu suyun zehrini hiçbir canlıya zerk etmeden en iyi bildiğim işimi yapabilirdim. Olan güzelim saçlarıma oldu. Yapacak bir şey yok. Kökü bende nasıl olsa…

Hikaye: Sümeyra Çağlayan

Fotoğraf: Janko Ferlic