Kırık Gitar, Acı Kahve

Hatıra: Suvari Öztürk

Hani derler ya, bir fincan acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır diye. Ben de sizlere içtiğim acı bir kahvenin hatırından bahsetmek istiyorum şimdi…

Bir kış günü Norveç’te konserim vardı. Bir gün öncesinde ulaştım Oslo’ya ve o akşam birkaç arkadaşımla bir ev ortamında buluştuk ve hasret giderdik. Bize özel bir müzik ziyafetin olmaz mı dendi. Olmaz mıydı, olurdu elbette.  Bir arkadaş getirdi gitar çantamı ve dikkatlice açtım kılıfı. Dikkatlice diyorum, çünkü çok hassas bir enstrümandı bu. 1982 yılının el yapımı 12 telli özel bir gitardı çünkü. Güzel şarkılar bekleniyordu, ama uzunca bir sessizlik bürümüştü ortamı, şoktaydık. Bir sürprizle karşılaşmıştık, o çok sevdiğim gitarım iki parçaya bölünmüştü yolculuk esnasında…

Beni bir panik sarmıştı. O an kırılan gitarımın üzüntüsünden ziyade bir sonraki günü nasıl kurtaracağım endişesi çöktü üzerime. Harika bir salon tutulmuş ve yaklaşık beş yüz kişi bekleniyordu. Sağ olsun Ahmet Bey adında bir dost harika bir gitar hediye etti ve konseri sorunsuz bir şekilde ve başarıyla tamamlamıştım…

Elimde iki gitarla döndüm sonrasında evime ve bir arayış başladı. Bu gitarımı kim tamir edecekti. El yapımı antika bu gitarı herkese emanet edemezdim ve usta bir lütiye bulmam gerekiyordu.

Buldum sonunda…

Kendi küçük atölyesinde gitar üretimi ve tamiri yapan, dost canlısı bir isim, Yunan Fotis Anagnostou…

Çok teskin etti beni ve beklediğimden de kısa bir sürede tamir edilmişti gitarım. Para konuşmayı pek sevmeyen, gelen herkesle muhabbet eden ve mutlaka kahvesinden ikram eden güzel bir insan, harika bir dost tanımıştım.

Fotis sanatın, müziğin ruhuna ve gücüne inanan, sözlerin ardında gözlerin ifadesini okuyan ve dinin, dilin, kimliğin ötesinde gönlün rengine aldırış eden bir usta, bir müzisyendi.

Müziğimi ve şarkılarımın manasını sordu bana bir gün.  Enkaz dedim, Şafak dedim, 13 Gece dedim, Kör Perçin dedim ve Feridun, ah Feridun. En çok da Feridun’un hikayesinde gözleri bir ayrı baktı bana. Ayrı bir feryattı çünkü o, ayrı bir dramdı, evlat acısıydı, hasretiydi. Benimle ve şarkımla birlikte gönülden ah çekmişti Fotis. Dinledi, bir daha dinledi ve bir daha. Bu şarkımın tarihe geçecek harika bir eser olduğunu ve benden sonra da hep hatırlanacağını söyledi…

Bizim olduğu kadar onun da şarkısıydı bu, çünkü bizim ellerimizden kayarken Feridun, umudunu Fotis’in ülkesine bağlamıştı, sürgünü Yunanistan’a idi o çocuğun…

Dost kimdi, düşman kim? Feridun’u Ege’nin soğuk sularına iten eller miydi eş ve dost? Feridun’un bir nefes bulma ümidiyle göç ettiği Yunan yurdu muydu düşman? İşte ‘dost’un ‘düşman’ın belli olmadığı ve izlerin birbirine karıştığı bir dönemde biz Fotis ile oturmuş ruhumdan ve benliğimden süzerek ortaya koyduğum şarkılarımdan bahsediyorduk.

Biliyor musun Fotis dedim, benim aslında içime sinmiyor bu şarkım. Bir yanı eksik ve bana yarım geliyor Feridun’un şarkısı. Feridun’un hatırasını ve şarkısını onu Ege Denizi’ne iten eller mi hak ediyordu, yoksa onun cansız bedenini o sulardan alıp, göz yaşları içinde defneden eller mi?

Kimdi dost, kimdi düşman?

Var mısın dedim, bu şarkımı iki dilde yapalım ve bu hatırayı paylaşalım. Heyecanla ayağa kalkmıştı Fotis, sanat işte budur, paylaşmaktır ve köprüler kurmaktır dedi ve sarılmıstı bana. Ach Feridun, “Ach Pedi Mou” dedi. “Ah Feridun, ah çocuğum” yani…

Uzun ve hummalı bir çalışma sonucu şarkımın bir bölümünü çevirdi benim için ve kendi stüdyosunda şarkımın basgitar kayıtlarını yapmıştı. Bir kelime dahi Yunanca bilmeyen bana yeni şarkımızın hece hece, kelime kelime telaffuzunu öğretmişti. Ruhunu katmıştı şarkıma, sevgisini ve emeğini katmıştı.

Onun ülkesini, Yunanistan’ı bir gün birlikte ziyaret edecek, bu şarkımı sahnede birlikte çalıp söyleyecektik ve bana Atina’nın en güzel yerlerini gezdirecekti.

Gelip çattı o güzel gün. Atina’da bir açık hava sinemasında konsere davet edildim ve ilk aklıma gelen isim o oldu.

Onu heyecanla arayacaktım, haydi diyecektim, gidelim birlikte, hayalimizi gerçekleştirelim, birlikte şarkılar söyleyelim. Hatta sen Yunanistan’daki arkadaşlarınla tanıştır beni ve ben seni Türkiyeli dostlarıma gururla takdim edeyim. İşte diyeyim, sesimi kardeşimin dahi zor duyduğu ve anladığı bir dönemde beni duyan ‘eloğlu’.

İşte o hayalim yarım kaldı. Ulaşamayacaktım ben Fotis’e, bulamayacaktım onu. Telefon numarası iptal edilmişti, kapanmıştı atölyesi. Son bir umut internet sitesine bakmak istedim, belki değişmiştir dedim iletişim bilgileri.

Bir yazıyla karşılaştım: “RIP – Fotis Anagnostou”

Bas gitaristi olduğu o Avrupa’nın en güzel Blues orkestralarından biriyle ‘RIP’ adında yeni bir şarkı mı yayınlamışlar diye düşündüm? Hayır, ölüm haberiydi bu. RIP, “Rest In Peace’” demekti.

Çok üzüldüm, ağladım ve günlerce acısını hissettim. Bir yanım eksik gidecektim Atina konserime ve yalnızlığı iliklerime kadar hissedecektim. Mezarı başında duracak, en güzel temennileri geçirirken gönlümden, onun Feridun için yazdığı Yunanca şarkı sözlerini fısıldayacaktım kendi toprağına. “Poses meres perasan pou, petakses hia ton paradiso?”  Kaç gün oldu sen gideli, uçalı gökyüzüne sen?

Sen, Fotis Anagnostou, sürgün gecelerin vazgeçilmez ve yeri dolmaz dostu, bil ki seni unutmayacağım asla ve unutturmayacağım. Gönlümde yerin hep kalacak ve sıcaklığını asla yitirmeyecek. Daha kırk yıl yaşar mıyım bilmem, ama ömrüm boyunca bir hatır kalacaksa, o da senin atölyende, senin tütününün dumanına ve kokusuna eşlik eden o acı kahvenin hatırı olacak.

Melekler yoldaşın olsun dostum ve yattığın yer incitmesin seni. Gittiğin yerde Feridun gelip sarılsın sana, amcacığım desin, asla bırakmam elini, çünkü en karanlık gecemde sen de unutmadın beni…

Sonraki
Kamuflaj