Perişah’ın Çiçeği

Hikaye: Roza Ülüs

Soğuğun kaşlarımızı dondurduğu, dışarıya asılan çamaşırların kalıp gibi, damdan kürülen karların kaydırağımız olduğu bir mevsimin sabahında bizim evden garip sesler yükselmişti. Aynı bahçeye açılan evlerin kapılarından bize doğru koşturan amcamların ayak seslerini ve telaşlı homurdanmalarını başımızı odadan çıkartıp anlamaya çalışıyorduk Asım’la. Herkes nenemin odasına giriyor, ahlar vahlar, Daye, Ana diyen cin çarpmış gibi kendini odadan dışarı atıyordu. Çok dindar yengem hemen okuyup üflemeye başlamış, anneme de sirkeli su getirmesi için emirler yağdırıyordu. Merakım gittikçe artıyor, bizimkileri gördükçe de korkuyordum. Nenemin sesi geldiğine göre ölmemişti, ama garip şeyler dönüyordu. Ölüm olduğunda herkes yüreğindeki koca çaresizliği bir bebeğin saf ve şiddetli hıçkırığıyla dile getirirdi. Bir gölge gibi sobanın arkasına gizlenip duvar dibinden yavaşça odanın eşiğine vardım. Ne olmuştu acaba?  Tam kapıdan bakacakken annemin sirkeli ellerini yüzümde buldum. “Film mi oynuyor burada haydi odana!” deyip kapıyı kapattı. Gider miyim ben! Usulca bekledim kapı açıldığında karşılaştığım sahne karşısında kıkırdamaya başlayınca yanağıma inen tokatla birlikte gülüşüm ağıta döndü. Neneme uğrayanların beni de yokladığını düşünen yengem beni korumuş güya. Ellerin kopsa mıydı acaba Nevra Yenge? Bana uğrayan bir şey vardı o da neşe! Ta ki sen gözyaşı bulaştırıncaya dek bu işe! Benim yıllardır uğraşıp da yüzünü güldürmeye çalıştığım Nenemin neredeyse ağzındaki tüm takma dişleri sağdaki altınlılarla birlikte görünüyor gözleri ışıldıyordu. O ciddiyetinden asla taviz vermeyen kadın durmadan gülümsüyordu. Gerçi sakil duruyordu, gözünde bir endişe vardı ama ilkti.  Ettiğim duaları Allah duymuş, sen niye karışıyorsun bu işe Nevra Yenge! Babam beni yanına çekip avutmaya çalıştı. Yapabildiği en güzel şeydi kendi gibi bizleri avutmak. Herkesin sevinmesi gerekmiyor muydu? Bu kocaman yaşlı kadın gülümsüyordu. Ben bu büyükleri hiç anlamıyordum. Gülmekten korkuyorlardı.

Koku ne özel bir duyguydu, zamanda yolculuğun bineği. Sirke beni götürdü yılların evveline.

“Çiço inşallah bugün gelirsin! Aklın yine uçtu, kon da getir şu kilerden şişeleri.”

Laf sokmada bir dünya markasıdır.

“Çiçek olacağına Turna olaydın a deli kız isminin hakkını verirdin.”

Hiç geçmeyen gülümsemesi yüzüne konulalı beri kelimeler ağzından biraz peltek çıkıyor, asabiyetini de yumuşatıyordu. Sabırsızlıkla elimdeki şişeleri alıp doldurmaya başladı.

Nenemle kaderimizi yazan Yaradan bizi hayatı öğrenmemiz, bazen öfkeden delirmemiz için dünyanın en uyumsuz çifti olarak birbirimize mecburi hizmeti nasip etmişti. Bunu sonradan anladım. Ben bir arkeolog edasıyla nenemin düşüncelerini kazıyıp, duygularını gün yüzüne çıkarmayı görev bilmiştim. Fosil kalıntıları malumunuz bir bütün halde çıkmıyordu. O da beni görünürde sakin, içindeki sevinçli duygular şelalesini kurutmaya çalışan, amacının ne olduğunu zerre bilmeyen, geleneklerin yılmaz bekçisi olarak yetiştirmek istiyordu.

Yıllarca gittiği doktorlar derman olamayınca Nenem başına sardığı beyaz leçeği boynunun altından burnuna kadar çekti. Gülmek ayıptı. Allah başına bir musibet vermiş, elbet hikmetinden sual olunmazdı. “O gece herkes senin gibi olsa ne güzel olurdu değil mi güleç Nenem?” sözümle tüm ailem benim yarım akıllı olduğuma kanaat getirdi. Öğretmen olacağım haberini alınca da beni mecburen neneme emanet edip düzeni sağlamaya çalıştılar. Hava değişimi de iyi gelecekti.

İstanbul’da güzel bahçeli evimizde ikinci yılımızı deviriyorduk. Zaman benim için masal gibi geçerken Nenemin bahtına karabasanlar düşmüştü. Geceleri fısır fısır dualar ediyor, ağlıyor peşine tövbeler ediyordu. Kocası öldükten sonra aile büyüğü olarak tahta geçmiş, kadınlık sıfatını, nahifliğini sandıklara kaldırıp ciddiyetle yüklenmiş Asım Dede’nin ruhunu. Tüm aileye, aşirete bakmış. Küsleri barıştırıp, savaşları bitirmiş! Bana sorarsanız herkesin işine burnunu sokan nenem şimdi bilmediği bir şehirde sadece benden, benim gibi bir yarım akıllıdan sorumlu olduğu için üzülüyordu. Sabah hiç bir şey olmamış gibi bahçeye hazırladığı kahvaltıda çayını yudumladıktan sonra

“Çiço bilisen deden burada askerlik yapmış? Allah’ın işi şimdi de senin askerliğini bekliyorum.” Elindeki fotoğrafı usulca bana uzattı. Dedem çarşı izninde, eliyle Kız Kulesi’ni gösteren bir poz vermişti. “Nene hazırlan seni Asım’ının ruhunun dolaştığı yere götüreyim.”

“Wuii tu dinii!/ Deli misin!”  derken gözünden geçen aydınlığı gördüm. Güzel şeyler için, neneme yalvarmak, yeminler etmek, daha büyük yeminler etmek gerekiyordu. Mesela “Sen Allah’ına!” dersen kızar susturur. “Kur’an hakkı için” diye eklersen eli ayağı dolanır ve teslim olur. Tüm yeminlerimi ettim.

Yol boyu şoförlüğüm ile dalga geçti. İyi şeyleri takdir etmenin yoluydu onun için. Kız Kulesi’nin karşısında bir banka oturttum. Denizin mavi sihri nenemi büyülemişti. Bir denize bir elindeki fotoğrafa bakıp ağladı, iç çekti ince ince bir ağıt mırıldandı. Nenem en saf haliyle denize akıtıyordu yasını. Yankılanan ezanla birlikte, denizden gözünü ayırmadan elime dokunup “Em herın / Gidelim.” dedi.

Eve vardığımızda namaz kılıp hemen uyudu. Kaç kere odaya girip nefesini kontrol ettim. Sakinliği beni tedirgin ediyordu. İki yıldır hastaneden başka bir yere gitmeyen kadın için deniz havası çarpmıştır diye düşündüm.

Sabah giyinme seremonisindeyken seslendim. “Perişahım kahvaltı hazır.”

“Wuii Çiço hangi dağın kurdidir ölmiş?” bilmiyorum dün ikimizin de artık eskisi gibi olmayacağımız hissi uyanmıştı içime. Eşikten adımını atarken çiçekli entarisine takılıp oracığa yığıldı! Dünyam da başıma yıkıldı. Hayal meyal ambulans çağırdığımı hastaneye gelişimizi, hemen doktorlara teslim edişlerini hatırlıyorum. Beklemenin ne kadar acı, uzun olduğunu gördüm. Müşahedede kalmasını beyinle ilgili bir problem olabileceğini söylediler. Anladığım buydu. Babamlara haber verdim akşama doğru geldiler. Endişeli bekleyişimizi doktorun müjdeli haberi sonlandırdı. Tehlikenin geçtiği yarın taburcu olabileceğini söyledi. Hemen odasına girdik. Nenem oğullarına bakıp gülümseyerek “ölmedim daha” dedi. Beni eliyle çağırıp doğrultmamı istedi. Yengem yanına varıp ettiği duaları, onun için getirdiklerini anlatmaya başlayınca “Nevra bi dur!” diyen nenem için işlerin yolunda gitmediği sinyali bizimkilere ulaşmıştı. Annem “ Dayé yengem iyi olm…” her zamanki gibi lafını bitiremeden; nenem

“ Ayşe arayı bulmak yine sana mı kaldı?” deyince bizimkiler soluğu doktorun yanında aldılar.

“Nene yarın vapura binelim mi?”

“Çiço sen şimdiye kadar beni niye bindirmedin? O denizdeki kuleye gidiliyor mu?”

Birkaç soru sordum. Aklı başındaydı. Ne kendini unutmuş ne geçmişini. Zehir gibi. Doktorlardan da teyit alınca sevinçten neneme sarıldım.

Babam üzgün bir şekilde “Doktor görünürde bir şeyi yok dedi ama görüyorsunuz anamı. Dikkat etmemiz gerekiyor. ”

Evde geçen günlerde nenemin neşesini anlayamıyorlardı. Memlekete dönmeye ikna edemiyorlar. Dediklerine aldırmıyor, çocuk eğler gibi kafa sallıyorlardı. Nenem akıllı kadın, gür sesiyle seslenip hizaya soktu çocuklarını ve onlara kendi dilinde. “ Bana bakın, ben ismi Perişah olarak konulup bir hafta sonra babası ölünce dedesinin yasını isminde, ruhunda yaşattığı Perişan. Yıllarca babamın sebebini kendim bildim. Ölmeden uyanmayı nasip etti Allah. Ömrüm ne kadardır bilemem ama bundan sonrasını Perişah olarak yaşayacağım.  Nenem hiç konuşmadığı kadar çok ve içten konuşuyordu.

Hayata saygıyla, dolu dolu yaşanması gerektiği “Herkese yardım edin ama hayatlarını sahiplenmeyin yoksa hakkımı helal etmem.” tembihlerine karşılık Nevra Yenge bizimkilere dönüp  “O iş bende!” bakışıyla nenemi emekli etti tahtından. Son bir hamle okuyup üflediği suyu içirmeye çalışınca,  nenem bardağı alıp suyu yengemin yüzüne döktü.

“Haydi, selametle yolunuza su da döktüm.” 

Gittiler.

Bahçedeki mindere yatıp gökyüzüne dalmıştım ki nenem gelip yanıma uzandı. Şaşkındım.

“Çiço inşallah yüz yaşıma kadar yaşarım.”

“Araba sürmek kolay mı? At bindim, traktör sürdüm onu mu süremem!”

Rüya olmadığını babamların yüzündeki hayal kırıklığında görmüştüm.

Nenem kozasından çıkan bir kelebek olmuştu.  Bize göre kısa belki, sen bir de onu kelebeğe sor.

Çok yaşa nenem! Ben de göreyim.

Hikaye: Roza Ülüs

Fotoğraf: Şahin Sezer Dinçer