Siyah Sessiz Çığlık

Hikaye: Dilan Kılıç

Tahta merdivenlerin gıcırtısı artık rahatsız etmiyordu beni eskisi gibi. Altında çayımı yudumladığım masmavi gökyüzünü izlerken hissettiğim huzuru hissediyordum. Enstrümantal bir müzik çalıyordu sanki ruhumda. Öyle özlemiştim ki. Boyası dökülmüş şu korkuluklara dokunmayı bile.

Koca evin nefesini ruhumda hissederek odama çıkıyorum. Kapıyı açar açmaz, pencereden esen rüzgârla birlikte Halil Cibran okşuyor yüzümü.  “Ayrılık vakti gelene kadar bilmez sevgi, kendi derinliğini.”

En sevdiğim kahverengi, tekli koltuktan selam veriyor Çakırcalı Efe. Sağ elimi göğsüme bastırıp karşılık veriyorum. “Aleyküm Selam Efem.”

Cam kenarında Kamran ile Çalıkuşu koklaşıyor. Öhö öhö! Pardon çocuklar.

Yatağıma oturuyorum. Oblomov!

“Senin ne işin var yahu burada?” 

Yatakta yayılmış, bir şeyler yazıp çiziyor elindeki deftere.

“E Oblomovluğumu yapıyorum işte.”

Uzun, çok uzun zaman olmuş. Öyle ki saymaya dermanı kalmaz insanın. Kahramanlarımı dünyalarında bırakıp aşağı inerken kapı çalıyor. Ah kalbim, sanki çıkacak. Nasıl özlemişim bu sesi. Sonra anahtarla açılıyor.

“Aman be, aklım gitti benim de iyice.”

Nehir. Canım, kanım, kardeşim, dostum Nehir. Burnumda tüttün. Merdivenlerden inerken daha coşkulu bir müzik duyuyorum. Nehir ben geldim. Yüzüme bakmadan mutfağa geçiyor. Nehir, küs müyüz? Salona geçiyor. Saat durmuş. Pilini değiştiriyor. Zaman yeniden akıyor. Tik-tak tik-tak…

Nehir?

Elektrikli süpürgeyi çıkarıyor. Bütün evi baştan aşağı süpürüyor. Nehir hadi ama bırak yardım edeyim. Su dolu kovayla geliyor bu sefer. Sevmediğimi bile bile üç kapak sirke koyuyor suya. Yine kokutacak her yeri. Sarı bezle her yerin tozunu alıyor, sonra sirkeli suyla siliyor. Nehir kaç kere söyledim sana, sirkeyle silme şu evi. Daralı… Hayır hayır sirke kokusu genzimi yakıp ciğerlerime dolmuyor bu sefer. Daralmıyorum Nehir!

Televizyonun yanında duran çerçeveye geliyor sıra. Okulda kafa kafaya verdiğimiz halimize bakıyoruz. Ah ne oldu şimdi Nehir? Niye ağlıyorsun?

“Elif, canım benim. Öyle özledim ki seni. Burada olsan kızardın bana. ‘Sirkeyle silme şu evi.’  Ama bir tek sirke parlatıyor yerleri bak.”

Ah Nehir… Bağdaş kurup yanına oturuyorum. Bacaklarım çabuk uyuşur normalde. Şimdi uyuşmuyor. Ben de seni özledim. Ağlama Nehir, beni de ağlatacaksın. Ben ağlayınca çok çirkin oluyorum bilirsin.

Nehir salonu bitirip odama çıkarken bu sefer ikimiz birden gıcırdatıyoruz merdivenleri. Ahmet Haşim’in dizelerini değiştirerek okuyor her zamanki gibi. “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden. Gıcırdatmadan. Komşuları uyandırmadan…” Nehir çok güzel gülüyor.

Temizliği bitirip çıkmaya hazırlanıyor. Nehir nereye? Daha yeni geldin. Son bir kez evi dolaşıyor gözleri, kapıyı üstüme kilitleyip gidiyor. Nehir!

Mutfak camından Nehir’in giderek küçülen bedenine bakıyorum. Masanın üstündeki gazete çarpıyor gözüme. Üç sene öncesinin gazetesi. O kadar temizlik yaptın da şunları atamadın mı be Nehir? Tam atacakken adımı görüyorum manşette. Sonra birden kulağım çınlıyor. Beynimde sesler. Karmakarışık. Gözümün önünde bir yığın insan. Çok kalabalıklar. Başıma sancılar giriyor. Bacaklarım uyuşuyor. Düşecek gibi oluyorum hemen sandalyeye tutunuyorum.

17 Haziran 2018

“Elif Güzel…”

“Dr. Elif Güzel, hasta yakını tarafından nöbet çıkışında kalbinden bıçaklanarak katledildi.”

Hemen yanında bir iki gazete daha …

30 Eylül 2018

“B.T. Röportajı;

Dedem o kadının yüzünden öldü. Doktormuş! Kadının eline verirsen neşteri, domates doğrar gibi doğrar adamı. Asıl biz şikayetçiyiz. Hem o Elif midir nedir o hain kadından hem de bütün hastaneden. Beni buraya tıktılar ama çok yakında çıkacağım. Yüce adalete güveniyorum. Hakkımızı sonuna kadar alacağız. Bu da böyle biline!”

O’nu en son gördüğümdeki gibi gözlerinde beliren ruhsuz kara öfkesine karışmış müstehzi bir gülüşle bitiriyor röportajını.

“B.T. ’nin dedesinin ölümünde ihmal mi var?”

Yeniden insanlar toplanıyor. Bağırışları kulaklarımı sağır ediyor. Kalbimin üzerinde tepiniyor bütün dünya. Ve sonra bir sıcaklık hissi. Garip. Biraz korkuyorum ama biri tutuyor elimi. Korkum geçiyor. Nehir’i görüyorum. O sıcaklık hissini, ellerim Nehir’in avuçlarındayken hissediyorum tekrar. Kar beyaz önlüğümde lekeler oluşuyor… Nehir nasıl çıkacak bunlar?

5 Ekim 2018

“Dr. Elif Güzel’in katili B.T. serbest bırakıldı.”

Adalet… Kendilerinin yarattığı adalet sisteminin sunduğu bu fırsatı en lazım olduğu anda ve sonuna kadar kullanmıştı katilim Bekir Telli. Hep iki harfle yazılır katillerin ismi. Bizleri hayattan kopardıkları o an kadar kısa…

Toprağımıza ekilen tomurcuklar çiçek açmadan, onları sulayan gözyaşları kurumadan katillerimiz hayata karışmıştı yeniden. Nasıl adalet ama? 

Bunun için miydi bütün çabamız, hayallerimiz, uykusuz gecelerimiz, boğazımıza takılıp kalan düğümler, insanlara yetemeyişlerimiz, tek bir darbeyle hayatımızın kayıp gidişi…?

Ben miydim hain olan, biz miydik?

Neydi terazinin şaşmaz dengesine ağır gelen?

Kaç paraya sattınız memleketinizin yaşam meleklerini?

Büyük harfler ve kalın puntolarla bir protesto haberi:

“İSTANBUL’DA HEKİMLERDEN SİYAH SESSİZ ÇIĞLIK: YÜRÜDÜLER.”

Biri var, Nehir bu.  Evet evet Nehir. Burada da yalnız bırakmamış işte. Canım Nehir. Elinde, hekimliğe başladığım ilk sene çekilmiş fotoğrafım. Tüm toyluğum, heyecanım, endişemle birlikte gülümsüyorum. Öldürüleceğim hiç yok aklımda. Hayat kurtarıyorum ben. Nasıl ölebilirim ki şimdi? Binlerce kişi, ellerinde fotoğraflar. Çok fazla… Fotoğraflardaki gibi gülmüyor da kimse… Yalnızlıktan nefret eden ben, ilk defa bu kadar kalabalık oluşumuzdan hiç hoşlanmıyorum. Çok ağır bir kalabalık bu. Fotoğraflar hele çok ağır…

Çığlıklarımızı kimse duymamıştı. Hâlâ da duyulmuyordu. Sessiz çığlıktı bizimkisi belki de. Siyah sessiz çığlık…

Kırılıyorum. Ruhum yerde paramparça. Toz bulutu olup havaya yükselirken bir pankart tutuşturuyorlar elime;

“Bıçak kemiğe dayanmadı… Bıçak artık kalbimizi deldi!”

Hikaye: Dilan Kılıç