Düşünce Çilesi

Deneme- Nur Akboz

Gönlümüz kainat viranesinde başıboş dolaşırken, tereddüt tefekkür kapısından sızar içeri. Bazen bir ana sığan; kimi zaman da günlere, haftalara, aylara hatta yıllara yayılan gezintisinden sonra bir düşünceye, bir ideolojiye, râm eder insanı. Uyanışla gelen hareket fikir ile başlar. Bir düşüncenin insan üzerinde pekiştirilmesini sağlayan en önemli güç yine insandır. Peki; insan mı fikirlere muhtaçtır, fikirler mi insana? Düşüncelerimizi kıymetli kılan sözümüzdeki güzellik midir; sözü güzelleştiren, düşüncelerimizin kıymeti mi?

Peyami Safa “Yalnızız” isimli kitabında, “ilmin delirmesi” diye bir ifade alır. Muhtemeldir ki bu tabiriyle idrakin insan hudutlarını aştığını ifade eder. Necip Fazıl düşüncesi, çileyle yan yana söylerken onun, benliği baskı altına alan bir sancı olduğunu işaret eder. Mukaddes kitabımız “akletmez misiniz” sualiyle sıkça hatırlatır düşünebilmenin önemini. Güzeldir düşünebilmek; düşüncenin insan üzerinde bıraktığı genellikle hüzün ve kaygı da olsa güzeldir.

Şu sıralar muhtelif fikir harplerinin içinde saf belirleme telaşına düşmüş insanların, genel olarak, kulaktan dolma bilgi ve etkileşimlerle oluşturduğu kalıplaşmış düşünceleri tahakküm, çatışma ve ısrarla empoze çabasına girdiklerini görüyoruz. Sürekli bir kargaşa halinde siyah ve beyazdan başka renk tanımayan, hırslı tavırların karşısına çok harfli, çok sesli, çok renkli bir hasbihal bıraktığınızda tek yüzlü olmamakla suçlanmanız da kaçınılmaz oluyor…  Her koşulda sürü psikolojisiyle hareket etmeyi yaşam felsefesi haline getirmiş bireylerin değil gerçeği irdelemeyi, muhatabının fikirlerini dinlemeyi bile vefa anlayışına ihanet saydıkları bir zaman ve zeminde kimileri, kendi doğrularını ifade etme lüzumu duyamaz hâle geliyor… Bu trajikomik durum en konuşulması gereken mesele bile susan bir grubun varlığını bırakıyor hayat koridorlarına. Fikirlerine ciddi manada ihtiyaç hissedilen değerlerin ve fikirlerin tek yönlü, baskın karakterlerin hücumuna uğrama endişesiyle içlerine yaşattıkları sükut savaşı toplum olarak bizi biraz daha eksiltiyor. Tamamıyla hakkın ya da batılın, iyinin yahut kötünün, doğrunun veya yanlışın sınıfına koyamayacağımız pozisyonlar olabileceği ihtimalini kendimizden ısrarla uzak tutuyoruz. Kronik bir rahatsızlık halini alarak insanımızı her gün daha da etkisi altına alan ve görüş farklılıklarını zenginlik kabul etmeyen bu mevzu, benliğimizin her zerresine nüfuz etmiş durumda. Bir de hakikatlerimizi büyük harflerle söyleme gibi bir endişemiz var. Sözlerimizin, hakikatin hakkını müdafaa için kargaşaya ihtiyaç duyduğunu düşünüyoruz.

Yıllar önce Bailey; “büyük işler gibi büyük düşüncelerin de davula ihtiyacı yoktur” demiş; ne manidar…

Söylemek istediğim; istememe rağmen Türkçe’yi güzel kullanışına ve şiirlerindeki içtenliğe hürmeten Şah İsmail’den bir beyit paylaşamam; ön yargıların taht kurduğu insan gönlünde dışlanmaktan korkarım. Bir diğeri ismine sol adı verilen bir sokakta Necip Fazıl’ın kendisini çok etkileyen söylemini ifade edemez; bilir yobazlıkla yaftalanacağını…

Nietzsche’yi bırakamaz masaya kardeşim, “sen bunları mı okuyorsun” diyen yığınının bakışlarından çekinir. Türk mitolojisinden bir paragraf yazamaz olur sayfasına arkadaşım; “ırkçı” derler, küserler kaygısına yer verir. Melodisini sevip Kürtçe bir parça paylaşamaz dostum… Bir tarafı, her önüne geleni paylaşmaya iten güç, diğer yanı sükunete bürür.

Gönül detayını atlar insan.

Bişr-i Hafi’ye gelir bir fani; “ben” der, “İbrahim Bin Ethem gibi olmak isterim”. Yüzüne bakarak tebessüm eder o umman gönüllü; “Olamazsın. Olamazsın zira o susar ve yaşardı. Sen ne yaşar ne de susarsın”.

Ellerinde cümle,
Gözlerinde kin okları,
Yürekteki incelik detayını atlar çokları…

Deneme- Nur Akboz