Hikaye: Dilan Kılıç

Fotoğraf: Levent Şimşek

Ekrem Bey, sabahları kalkar kalkmaz önce fötr şapkasını geçirir başına, her gece özenle ütüleyip sedef işlemeli eski gardırobuna astığı janti takımını giyerdi. Yakasına da yol arkadaşı Meftune Hanım’ın çok sevdiği çiçeklerden takar, kasaba esnafını selamlayarak sahildeki çay bahçesine yürürdü.

Çay bahçesindeki çırak, Ekrem Bey’in geliş saatine yakın kahvesini bakır cezvesine koyar o gelene kadar kısık ateşte kıvamında pişirirdi. Antep’ten özel olarak getirtmişti oğluna bakır cezveyi. Meftune Hanım, bakır cezvede pişirirdi kahvesini. Balkonda kırlangıçların dansını izleye izleye içerlerdi kimi zaman. Kimi zaman da ağaçların, çiçeklerin söyleşmelerini dinleyerek kahve keyfi yaparlardı.  Meftune Hanım gittiğinden beridir tek başına içemez kahvesini. Onun gibi de yapamazdı zaten. O yüzden cezveyi kahveci çırağına emanet etmişti. Tuhaftır ki, Meftune Hanım’ın kahvesine çok benziyordu çırağın pişirdiği kahveler. Belki de Meftune Hanım’ın elinin lezzeti kalmıştı bakır cezvede.

Değişik bir adamdı Ekrem Bey. Meftune Hanım’ın yokluğunda daha bir değişik haller hâsıl olmuştu kendisinde. Önce şapkasını takmadan kıyafetlerini katiyen giymezdi. Kahvaltı yapmadan evden çıkar, çay bahçesinde sade kahvesini içtikten sonra eve gidip kahvaltısını yapar tekrar dışarı atardı kendini. Meftune Hanım’ı ziyaret edip, biraz gezinir geri evine dönerdi. Yokluğunda koca ev Ekrem Bey’e dar gelirdi.

Bir yardımcısı vardı. Her gün kahvaltıdan sonra gelir, evini derler toplar, yemeğini yapar Ekrem Bey gelmeden çıkardı. Kadını sadece işe alırken görmüştü. Meftune Hanım’ın uzun yıllardan beridir ahbaplığı varmış zaten. “ Meftune’m tanıyor, güveniyorsa daha da bana laf düşmez.”  demişti kadını işe alacağı zaman, Meftune Hanım’dan hâlâ yaşıyor gibi söz ederek.

O gitti gideli kimseyle konuşmak istemiyordu Ekrem Bey. 10 yıl olmasına rağmen, hâlâ. Komşusu Neşe öğretmen vardı. Sadece onunla konuşurdu. Meftuneciğini anlatırdı. Neşe de her seferinde aynı şeyleri duymasına rağmen ilgiyle dinler, her anlatışında farklı tepkiler verirdi. Bir tek Neşe’yle görüşeceği zaman kahvaltıdan sonra çıkmazdı evden.

3 çocuğu vardı ama aslında yok gibilerdi de. Meftune’sinden sonra bir de çocuklarını özlerdi işte.  Ama yol arkadaşının yokluğu başkaydı. O olsaydı ailesini bir arada tutabilirdi. Aslında kendisi istese çocukları alırdı yanlarına O’nu. Kendine telkinlerde bulunurdu böyle durumlarda. Neşe’yle konuştuğundaysa, “Aman be kızım. Çocuğun olsa da yoldaşın gibi olmuyor ki. Arıyorsun onun kokusunu, bakışını, gülüşünü, bir fincan kahveyle hoş sohbetini… Çocukların da zaten işleri güçleri var tabi. Herkes kendi derdinde bu aralar. Bir de yaşlı başlı benle mi uğraşsınlar?  Kendi dünyasına çekiliyor herkes değil mi kızım? Sevdiğin hayattaysa şayet onunla, değilse hayaliyle, anılarıyla baş başa kalıyorsun sen de.”

                                             ************************************

O gün hava güneşli, mis gibiydi. Ekrem Bey her günkü ritüelini yerine getirmiş, yalnız kahvaltıdan sonra tekrar dışarı çıkmamıştı. Neşe’nin o gün dersinin olmayacağını öğrenince birkaç gün evvelinden çaya davet etmişti. Meftune Hanım evdeymiş gibi karşılardı Neşe’yi hep. Öldüğünü kabul ediyordu aslında ama Meftune ’si varmış gibi yaşamak, evde onun varlık hissiyle hareket etmek daha iyi geliyordu belki de ruhuna, kim bilir?

Meftune Hanım, gençliğinde Güzelce’nin en güzel kızıymış. Öyle anlatıyordu Ekrem Bey Neşe’ ye. 

“Gözlerine meftun olmuştum kızım benim. Masmavi gözleri gökyüzünden de mavi, kuşlar görse gökyüzünde uçmayı bırakır gözlerine göçerdi. Beline kadar uzanan saçları, koyu kumral, denizden bile daha dalgalıydı ah !”

Ekrem Bey, her anlatışında daha da heyecanla tasvir ederdi. O’nu gördüğü ilk günün heyecanıyla anlatırdı hatta. Sonra sohbetin ortasında gözleri dolardı. Meftune ’sini kahreden acı olayı, kalbindeki acıyla anlatırdı.

“Ah! Bir sabah çöpü atmak için indi aşağıya. 20 dakika oldu neredeyse Meftune’m yok. Merak ettim, balkondan bir bakayım dedim. Eğilmiş çöpten bir şeyler ayıklıyor, ya kızım. Allah Allah ne yapıyor bu şaşkın? Ah canım kızım sevmediği, kendine ters gelen bir şey yaptım mıydı bazen tatlı sert; ‘Eh be şaşkın adam, hiç oldu mu böyle şimdi?’ diye söylenirdi bana. Neyse işte. İndim yanına. Baktım ellerinde koca koca fotoğraf albümleri. ‘Meftune’m nedir bunlar Allah aşkına?’ diye sordum. ‘Ah Ekrem Bey ah! Baksana bizim Aysel Hanım’ın fotoğrafları bunlar. Geçen gün cenazesine gittik ya hani. Oy kuzum daha soğumadı bedeni toprak altında. Atmışlar çöpe kadıncağızın tüm hayatını. Ah! Ayıp değil midir, günah değil midir? Kıyılır mı bu güzel anlara?’ diye diye eve çıktık.  Ne dedimse yatıştıramadım. Ah o zaman olsa şimdi, gözyaşlarından öperdim. Çok dokunmuş, çok işlemiş yüreciğine fotoğrafların çöpe atılması. E kuş kalbi kadar narindir O’nun kalbi kızım. Eve getirmişti zaten albümleri. Fotoğrafları çıkardı. Tek tek temizledi hepsini, Aysel Hanımla konuşa konuşa. Tertemiz bir albüm yaptı. ‘Hah işte canım Aysel ’im şimdi rahat rahat uyu bakalım.’ diye koydu bizim albümlerin yanına.

Yanından ayırmadığı Meftune Hanım’ın işlediği mendilini çıkardı cebinden, yorgun, yaşlı ve yaslı gözlerini silip devam etti.                                                                                                                                                                                                            

“E işte kızım, sonra bir gün balkonda otururken geldi yanıma. Elinde bol köpüklü kahve. Ne zaman ciddi bir konu konuşacak olsa, elinde kahveyle yakalardı beni balkonda. Bizim kızın sevdalı olduğunu yine böyle söylemişti bana. Neyse, dur bakalım onu da sonra anlatırım. ‘Ekrem Bey, bak ben ölürsem fotoğraflarımın hepsini yakıver gözünü seveyim. Çöpe falan…’ susturdum hemen. Sözünü kesmem kimsenin ha yanlış anlama beni e mi kızım?  Anladım da kestim Meftune Hanımcığımın sözünü. Sonunu dinlemek istemedim. Tabi ki de yapmazdım öyle bir şey. Ben O’nun saçının düşen her teli için canımı sererim yere, incinmesin diye. Onunla geçen anlarımı nasıl çöpe atayım ve nasıl yakayım değil mi kızım?  Çok sonra hastalandı canımın içi. Ah!  Bir kere bile belli etmedi Allah var ya. Belli etmedi ama çok canı yandı. Seven anlar sevdiğinin çektiğini. Acısını da sevincini de. Anlar a kızım anlar. Gerçek sevdayı tadınca öğrenirsin. Neyse işte ne diyordum? Meftune’m, hastalandı ama işlerini yapmaktan da geri durmadı. Yorulmasın istedim, aldım elinden işleri ama baktım boş oturunca da mutsuz. Kendi haline bıraktım ben de kendini çok yormaması koşuluyla tabi. Üzülmesin istedim. Kirpikleri ıslanmasın hiç istedim. Daha iyi olur dedim hem. Çiçeklerini sular, ağaçtan meyve toplardı. Bir keresinde de normalde eldiven takıp topladığı şeftalileri benim için çıplak elle topladı. Yemesine çok severdi ama işte dokunamazdı. Ben soyardım, köşemizde kitabımızı okur, bir güzel yerdik. Ah Meftunem’in narincecik ellerinin değdiği her şey bana cennet meyvesi gibi gelirdi. Öyle güzel, öyle tarifsiz bir tat. Bir gün ellerim dolu pazardan dönerken, baktım dumanlar çıkıyor bizim bahçeden. ‘Allah!’ dedim. Anladım hemen koştum bahçeye. Hiç aklından çıkmadı ya o çöpe atılan fotoğraflar güzelimin. Bilirim, anlarım ben. Seven anlar çünkü. Gerçek sevdayı tadınca anlarsın sen de. Bin bir korkuyla girdim bahçeye. Baktım koymuş bahçenin ortasına koca bir kömür kovası. Harlamış iyice ateşi de. Atıyor fotoğrafları içine. Bir yandan da ağlıyor. Alevler yüzünü kıpkırmızı etmiş. ‘Allah’ım!’ diyorum ‘Gözyaşları söndürsün şu ateşi.’ Yok, daha da alevleniyor sanki ateş, Meftune ‘mi yutacak. Koşuyorum yanına. ‘Yapma etme Meftune’m kurbanın olayım. Onlar bizim anılarımız. Kurduğumuz hayallerin gerçekleştiğini adım adım gösteren acı tatlı tüm anları. Yapma güzelim yapma kuzum.’ Yok dinlemiyor, ağlıyor da ağlıyor.  Zar zor alıyorum ellerinden kalan 3-5 fotoğrafı. Yere saçılıyor birkaç tanesi onları da topluyorum. Meftune ’mi sakinleştirmeye çalışıyorum bir yandan da. Gözümün nuru birkaç gün sonra da zaten…”

Gerisini anlatamıyor Ekrem Bey. Her defasında aynı duyguyla, aynı aşkla, aynı acıyla anlatıyor o günü.   Yeniden yaşıyor gibi. Kalan fotoğrafları da gözü gibi koruyor. Bir albüm yapmış, dantellerini Meftune Hanım’ın ilmek ilmek işlediği vitrinin başköşesinde saklıyor Aysel Hanım’ın albümünün yanında. Aynı fotoğraftan her sayfada çoğaltmış kalan fotoğrafları. Her birine farklı fotoğrafmış gibi bakıyor her seferinde.

Neşe müsaade istiyor kalkmak için. Bir fotoğraf var Meftune ’siyle çekilen. Hikâyesini anlatıyor hemen ayaküstü.

“Gençtik tabi burada bak. Hadi bir fotoğraf çekelim dedik. Hatıra kalsın diye. Bildiğimiz tek fotoğrafçı Naim Fotoğraf. Meftune’min babasının arkadaşı Naim amca.  Kimse de bilmiyor bizim görüştüğümüzü Naim amcadan başka. Gönül işlerinden anlardı yani. İyi adamdı işte tek laf etmedi kimseye biz evlenene kadar. ‘E hadi çocuklar, evleniverin de artık kurtarın beni yahu.’ diye sitem ederdi tatlı sert. Utana sıkıla Naim amcanın karşısında el ele verdik ilk pozumuzu. Yüzümüz kıpkırmızı birbirimize gülerken çekmiş Naim amca. Allah rahmet eylesin iyi adamdı. Çok iyiydi.

Gömleğinin cebinde taşıyor o fotoğrafı hep. Kalbinin üzerinde. Vedalaşıyorlar Neşe’yle.

Mavi bir çift göze meftun olmuş bu adam, Meftune ‘sini ziyarete gidiyor Neşe’yi yolcu ettikten sonra. Neşe giderken de yine her vedalaşmalarında söylediği o kapanış cümleleri dökülüyor ağzından Ekrem Bey’in ve dahi yüreğinden, eli fotoğrafı taşıdığı cebin üzerinde,

“Gerçek sevdayı tadınca, sevdiğin gitse bile hep taşırsın onu yüreğinin bir köşesinde. Gerçek sevdayı tadınca öğrenirsin a kızım.”

Hikaye: Dilan Kılıç

Sonraki
Sıfır