Hikaye: D. Elif Ozan

Fotoğraf: Aleksandra Sapozhnikova

Bir süre akşam alacasında gökyüzünde dönüp duran kırlangıçları izledi. Uzaktan martıların sesi duyuluyordu. Vapurunun geçmekte olduğunu bütün sesleri bastıran tiz çığlığından anlayabiliyordu. Gün, zamanın lacivert rengine ermişti ve gidenler için dönme vaktiydi. Sibel Hanım beklemeyi bırakalı çok olmuştu. Kimisi gurbetteydi sevdiklerinin kimisi toprak altında. Sibel Hanım özellikle bu saatlerde başka bir hale bürünürdü. Geçmişi üzeri tozla kaplanmış antika bir sandığı açar gibi aralardı bu demlerde. Her ne kadar onlar hatırlamayı istemediği uğursuz zamanlar olsalar da. İşinden atılanlar dikilirdi karşısına. En yakınları tarafından dışlananlar, memleketlerinden sürgün edilenler, kimsesiz ölüp gidenler bir de. O, anıların içinden hiç eksilmeyen tevekkülüyle masumiyet timsali yüzler seçerdi. Kıymetleri takdir edilememiş değerler bulurdu yeniden canlandırmak üzere. Kaybettiklerine ağlamıyordu. Önden gönderdikleri için “Kayıp değil uğurlama başka bir durağa.” diyordu.

Yaşı ilerledikçe yalnızlığı koca bir dehliz gibi büyüyordu içinde. Boşluk hayatının her anını kaplasa da akşamın ahşap konağı sarmasıyla daha bir derinleşiyor, daha bir dayanılmaz hale geliyordu. Komşu evlerin hayhuyları kesilince tek başınalığın sesini derinden duymaya başlıyordu. Ufacık bir tıkırtı, hafif bir hışırtı, yere düşen bir kaşık sesi, çaydanlığın fokurtusu adeta “Tek başınasın!” diye haykırıyordu. Şaşılacak bir şey değildi, insan susunca etrafındaki eşyayı ve dahi iç sesini duyardı. Başka zaman kulak vermediğinden olmalı, duyduğu bu sesler insana yüksek perdeden gelirdi. Şirazesi dağılmış yazma eser gibiydi hayatındaki her şey ona göre. Melankolik değildi. “Kutsal bir hüznü yük edindim,” demişti eve temizliğe gelen Emine’ye bir keresinde. Sevgili eşinin ve oğlu Aziz’in kutsal hüznüydü. Onun için, yalnızlıktan kurtulmanın adıydı yazmak. Her şey susmuşken, kurşun kaleminin cızırtısını duymak ona haz verirdi. “Niye kurşun kalem?” derdi Emine biraz da tuhaf bulduğunu ima edercesine. Uzun uzun anlatırdı nedeninidinleyen bulmuşken. Eski hemşire Emineden başka kimi vardı kelimelerini yüklenecek.

Yazmanın belli aşamaları vardı. Kurşun kalemle yazardı önce. Eklemeler yapar, bazı yerleri fuzuli bulup çıkarır ve tamam ederdi en sonunda yazısını. Son noktayı da koyunca ekleyecek bir şeyi kalmamış demekti ve artık daktilo edilebilirdi yazı. Yazılanlar böyle yazılmış, yazılacaklar böyle yazılacaktı. Emindi.

Yazmak ne kadar hayati ise okumak da  o kadar vazgeçilmezdi onun için. Adeta evdeki her bir eşya ve onların düzeni, okuma ve yazma üzerine kuruluydu. Herbir nesne, okumayı ve yazmayı kolaylaştırıyor, hayattan aldığı hazzı artırıyor, lezzeti ziyadeleştiriyordu. Pencere önüne konulmuş, mahir bir oyma ustasının eseri sandalye bunun sadece bir örneğiydi. Geç saatlere kadar okuduğu için, hemen sandalyenin yanı başında şalını da üzerine koyduğu bir sehpa bulunuyordu. Küçük gümüş bir buhurdanlık etrafa mis kokular yayardı bu sehpadan. Zaman zaman bir bardak çay bazen bir fincan kahve olurdu buhurdanlığın yanında. Mevsimlerden bahar ise açık pencereden içeriye süzülen hafif meltem perdelerle oynaşır, salona dolan mis gibi erguvan kokusu hayata bir kere daha sımsıkı sarılmayı salık verirdi ona. Bu demlerde bu tertemiz havayı içine çeke çeke kahvesini yudumlamak, eşi ve oğluyla özene bezene yetiştirdikleri rengarenk çiçekleri seyretmek tarifi imkansız bir haz verirdi Sibel Hanım’a.

Kaybettiklerini yeniden toparlamak yıllarını almıştı. Yaşadıkları hiç de kolay şeyler değildi. Ama yıllar geçtikçe sular durulmuş tam anlamıyla olmasa bile bir çok arkadaşı gibi ona da hakları iade edilmişti. Bir zamanlar el konulan bu dede yadigarı evi uzun uğraşlar neticesinde de olsa geri alabilmişti. Mesleğine geri dönememişti ama babasının emekli maaşı ona yetiyordu. Eşinin beklenmedik vefatı onu ciddi manada sarssa da masumların yüzünün gülüyor olması acısına merhem oluyordu. Çünkü eşi son nefesine kadar hep suçsuzların yanında olmuş ve onları sahip olduğu tüm imkanlarla desteklemişti. Onu her anışında “Mekanı cennet olsun.” derdi içinden.

Zaman içinde çeşitli alışkanlıklar edinmişti Sibel Hanım. İstirahate geçmeden önce ertesi gün okuyacağı kitabı seçip hazır etmek bunlardan biriydi. Adeta tören şeklinde icra olunurdu bütün bu hazırlıklar. Mutfaktaki bulaşıkları yıkar, kurulayıp yerlerine yerleştirirdi. Kapıyı kilitleyip dualar ederdi yoldan çıkmışlara geçit vermesin diye kapı. Sonra Hikmet Bey’in meşhur Asım Usta’ya  yaptırdığı, duvarı boydan boya kaplayan devasa kütüphane önünde durur, uzun uzadıya kütüphaneyi izlerdi. Her bir oymasını, işlemesini ezbere bildiği halde, bu nadide eserin tekrar be tekrar üzerinden geçmek yapana ve yaptırana vefa idi. Oldum olası eşyanın da bir ruhu olduğuna inanırdı. Kütüphaneye bakmak, sessizce konuşmaktı onunla, hal hatır sormadan tutun da, kitabı hakkındaki görüşlerini almaya kadar. Sonra kütüphanenin oymaları üzerinde elini dolaştır, sevdiğini okşar gibi kitaplarını okşardı. Birinin öne çıkmasını bekler gibi gözlerini kapar, susardı. Beklerdi.  Nasıl olurdu bilinmez gözlerini açtığında karar vermiş olurdu ne okuyacağına. Kitabı alır, koklar ve güzelliğe niyet edip sehpanın üzerine koyardı usulca, sabah okumak üzere. Hikmet Bey’e yeniden kavuşmak anlamına da geldiğinden heyecanlı bir bekleyişti bu, sabaha kadar süren. Onun tuttuğu yerden tutmak, onun değdiği yerlere değmek, çizdiği satırlarda heyecanlanıp aldığı notları okurken sesini duymak yeniden… Gitmişti sevgili eşi bir seher vakti aniden ama her yerde ve her şeyde idi. Hayata sinmişti, kokuya, tada… “Sevmek” demişti aldığı bir notta Sibel Hanım, “zamana, eşyaya, kokuya, tada ve dahi yalnızlığa sinen sevgilinin varlığını bilmektir.” Her bir nesnede kaybettiklerini bulması ondandı. Sinip gitmişlerdi herkes gibi bütün yaşanmışlıklarını geride bırakarak. Sandıkta bir kundak, duvarda bir çıngırak, şömine üstünde üçünün olduğu eski güzel günlerden bir fotoğraf…

Hikaye: D. Elif Ozan

Sonraki
Evsizler