Hikaye: Sümeyra Çağlayan

  Küçük dar sokağın içinde, hızla atan iki kalbin sesinden başka ses duyulmuyordu. Öğle sıcağından ve yapmaya çalıştıkları küçük hırsızlıktan dolayı, boncuk boncuk terler alınlarından yavaşça şakaklarına, oradan da kızarmış yanaklarına iniyordu.

– Karnıma ağrı saplandı Hasan. dedi sessizce Esma.

– Şişşşşt sessiz ol duymasınlar.

– Ama susadım dilim damağım kurudu.

– Esma böyle yaparsan nasıl alacağız yumurtaları?

– Ben vazgeçtim Hasan, hadi dönelim korkuyorum.

– Bişey olmaz sadece alıp çıkacağız sonra ağzımız tatlanacak, çok kolay olacak.

– Tamam babaannem uyanmadan alalım çıkalım biraz acele et o zaman.

– Şişşşt bi ses duydum sanki.

Hasan büyük kapının kenarından başını çıkarmış, hem yukarıya bakıyordu,hem de karanlık avlunun içinden çıkabilecek birisini kolluyordu. Kimsenin gelmediğinden emin olunca Esma’ya seslendi.

– Hadi şimdi girebiliriz.

Esma’nın görevi ise sokaktan gelip geçen birisinin olup olmadığını kontrol etmekti. Dedesini bütün köy sever, sayardı. Bu güzel köy evinin geleni gideni eksik olmazdı. Her an birisi köşeyi dönüp “Hoca dayıııı” diye seslenebilirdi.

  “Tamam kimse yok başlayalım.” Dedi Hasan, korkuyordu ama belli etmek istemiyordu.

Hasan ve Esma usulca avlunun karanlığına doğru süzüldüler. Esma, Hasan’ın el örgüsü, çivit mavisi süeterini tutuyordu. Bu süeter bir örnek bütün kuzenlerde vardı. En son ip yetmemiş en küçükleri Selim’e yarısı mavi, yarısı gri kırçıllı bir yelek çıkmıştı.  Avludaki oluğun içi su doluydu, bahçe kapısından gelen ışık az da olsa suya vuruyor ve güzel bir ışık yansıyordu sudan. Ama iki küçük hırsızın bunu görecek halleri yoktu. Oluğu geçtikten sonra tavukların kümesinin tel kapısına ulaştılar. En zor kısım kümesin içine girmek ve tavukların gürültü yapmasına fırsat vermeden, üç yumurtayı alıp kaçmaktı. Tavuklar kümese giren bir yabancı olunca, bir ağızdan yaygarayı koparıyor, oradan oraya uçuşuyorlardı. Babaannelerinin kulağı ağır işitiyordu ama yine de tavukların sesi bu öğle sessizliğinde duyulabilirdi. Önde Hasan arkada Esma, ayaklarının ucuna basa basa kümese girdiler. Allahtan kümeste çok tavuk yoktu, sıcağın etkisiyle bahçede buldukları gölgelerde uyukluyor olmalıydılar. “Folluk burda Esma hadi gel.” Hasan iki yumurtayı usulca alıp Esma’nın eline tutuşturdu. Esma sıcak yumurtaları avucunda garantiye alınca arkasını döndü. Hasan usulca “Dur beni bekle.” Dedi.

Sonra bir yumurta alacaktı ama vazgeçti, üç yumurta alıp süveterini kıvırdı içine usulca yerleştirdi. Ne kadar çok yumurta o kadar çok dondurma demekti. Yüzü gülüyordu amacına ulaşmış, fazlasıyla ganimet toplamıştı. İki küçük yumurta hırsızı, kümesten çıkıyordu neyse ki tavuklar birkaç huzursuz ses çıkardıysa da çok yaygara etmemişlerdi. Kalp çarpıntıları iyice hızlanmış kuzenler, avludan bir şey yokmuş gibi yan yana çıktılar. Evin kerpiç duvarlarını geçince sağa döndüler ve hızla köyün meydanındaki bakkala doğru koşmaya başladılar. Caminin duvarlarına gelince soluklanmak için durdular. Hasan’ın gözlerinin içi parlıyordu. Esma ise yerinde duramıyordu kıpır kıpır ayakları, yerinde zıplayıp duruyordu. Nefesleri kelimelerin seri çıkmasına yetmiyordu. Kesik kesik konuşmaya başladılar.

– Kimse görmedi değil mi? Dedi Esma. Derin ve kısa kısa nefes alan Hasan toparlanıp;

– Yok yok kimse görmedi. Nasıl aldık ama heyoooo!

– Ben çok korktum ama Hasan. Ya babaannem görseydi.

İki kafadar ganimetlerini bir sır gibi saklayıp Nuri Bakkal’ın yolunu tuttular.

  Nuri Bakkal; köyün meydanında, Çınar kahvehanesinin bitişiğinde, caminin de tam karşısındaydı. Kapısı açık durur, kapısının önü hep yeni süpürülmüş ve nemli olurdu. İçeri girdiğinde ise yarı dumanlı bir hava ile ekşi peynir kokusuna somun ekmek kokusu karışırdı. Kapıdan önce Hasan girdi, arkasında da Esma yanakları al al, üstü başı toz toprak olmuş bir şekilde bekliyordu. Bakkalın sağında, camı lekeli ekmek dolabı, hemen karşısında da Nuri amcanın tezgâhı vardı.

  Tezgahın üstünde rengarenk “cino” kutuları, hemen yanında “çokomel” toplarının olduğu plastik kap, onun yanında “kızkaçıran” ve “çatapat” lar ve rengarenk sakızların yan yana kutuları duruyordu. Tezgâhın üstü o kadar doluydu ki Nuri Amca duvara sabitlediği televizyonunu izlerken arkasında kayboluyordu adeta. Televizyondan gündüz kuşağı dizisi “Küçük Hanım” ın müziği ninni gibi Nuri amcayı kendinden geçirmişti. Yarı uyur, yarı uyanık dükkâna girenlerin kim olduğuna baktı.

– Hoş geldiniz çocuklar ne istediniz?

– Şeyyyyy amca biz.. şey dondurma istiyoruz.. Ama yumurta vereceğiz öyle istiyoruz. Dedi Hasan.

– Hay hay neyli olsun? Hasan atıldı hemen,

– Bir yumurtaya bir top mu amca?

Bakkal Nuri başını salladı evet der gibi. Esma heyecanla,

– Ben iki top çikolatalı istiyorum. Hasan gururla,

– Bir top limonlu, bir top vanilyalı ve çikolatalı istiyorum.

Hasan folluktan üç yumurta aldığı için kendini şanslı hissediyordu çünkü limonlu dondurmanın tadını çok merak ediyordu. Çocuklar aldıkları yumurtaları tezgâha özenle bırakıp bir adım geri çekildiler. O dayanılmaz serinliğe ve tada ulaşmalarına çok az kalmıştı. Önce Esma aldı dondurmasını ama yemedi. Hasan’ı bekledi onun da dondurması gelince bu büyülü bakkal atmosferinden usulca çıktılar.

  Esma “Nerde yiyelim dondurmalarımızı?” diye sordu mutlulukla.

Hasan kendinden emin, “Tabi ki derenin kenarında.” dedi ve sonra yürümeye başladılar ağızlarında çikolata ve limon tadıyla. Dondurmadan bıyıklarıyla neşe içinde iki kafadar dere kenarında salkım söğüt ağacının dallarındaki gizli yerlerine doğru gittiler. Bu ağacın dalları kimi zaman bir uçak, kimi zaman da kocaman bir korsan gemisi olurdu. Bir çırpıda çıktıkları dallardan sarkmak, en uzağa kim atlayacak yarışları yapmak günlük rutinlerindendi. Yavaş yavaş oraya giderken köyü ikiye ayıran derenin üstündeki köprüden, akan suyu izlediler. “İstikamet söğüt dalları!” Diye bağırdı Hasan.

Esma “Hadi yarışalım.” diye koşmaya başladı. Öğle sıcağında dondurmanın serin tadı söğüdün yapraklarındaki hafif esintiyle bambaşka bir neşe kaynağı olmuştu. Esma ve Hasan köy maceralarına bir yenisini eklemişlerdi. 

  

Hikaye: Sümeyra Çağlayan

Önceki
Uçurum