Hikaye: Feyza Yılmaz

Hayat

Gök gürültüsünü andıran bir patırtıyla girdi kapıdan. Konuştuğu vakit, yumuşak bir battaniyenin sıcağına tünemiş yaralı bir güvercini andıran kadifemsi sesi, soluk soluğaydı. Apartmanın beş kişilik yazıp üçüncünün zorla sığdığı asansörü, gün aşırı bozulmaya başlamıştı bu sıralar. Bu yüzden, evinin bulunduğu beşinci kata merdivenlerle çıkması gerekiyordu sık sık.

İş yerindeki o tatsız olaydan beri kendine gelememişti bugün. En kaliteli işlere imzasını atan kadın gazeteci arkadaşlarından birinin yazı dizisini onaylamamıştı yayın kurulu. Zira fazla kadınsı, fazla acıklı, fazla gereksiz bulmuşlardı. Kadın cinayetlerinden ve anne-çocuk hikayelerindense, politikadan ve döviz kurlarından bahseden bir bölüm daha çok itibar getirirdi ne de olsa. Güneş Ülkesi gazetesi de hayatın güllük gülistanlık gerçeklerine uyum sağlamalıydı pek tabii. Onlar mı kurtaracaktı bu çivisi çıkmış dünyayı!

Cevabını bulmayacağını bilse de sormaktan asla usanmadığı bir soruydu sadece zihnindeki: Neden? Sefaköy metrosundan Bulgurlu’ya gelene kadar, her durakta sımsıkıydı avuçları. Onu maziden beri bırakmayan kültürün şeytani bir gölge gibi hala peşinde olduğunu iliklerine kadar hatırlatmıştı bugünkü adaletsizlik. Yaşadığı tüm ikircimli senelerin hesabını, kendisine en havalı, en şatafatlı, en kallavi restoranlarda ikram edilmiş ve hiçbir detayın bedelinin unutulmadığı imzalı bir makbuz gibi tutuyordu avuçlarında sanki. Öyle ki, etine saplanan tırnakları kanatmıştı elinin ayasını. Parmaklarının arasından süzülmekte tedirginlik gösteren koyu kırmızı sıvı gibi akışkandı tüm anıları şimdi. Kendisinden beklenen toplumsal görev ve davranışları, yaşama sevincinden ve sevme bilincinden yoksun abartılı aşkı, yanakları izafi gülücüklerle bezenmiş o ideal kadını hayata sunarken, özündeki mayanın son damlasını kendine saklayan bir çiçek gibi bükülmüştü boynu.

“Bir sonraki durak: Bulgurlu. The next station is Bulgurlu.” diyen robot kadının sesiyle doldu vagon. Kucağında sıkıca tuttuğu geniş hacimli çantasından -gerektiğinde tacizlerden korunmak için çantalarını hep büyük seçerdi çünkü- cep telefonunu yokladı istemsizce. Sağlamdı, cüzdanıyla kardeş gibi yan yana duruyordu iç cepte. İstanbul’da bunu yapmadan treni terk etmemeyi adet edinmişti Ayperi. Kaçakçıların cirit attığı bu eril şehirde kendini bu şekilde korumaya çalışıyordu. Kaba kuvvete baskın çıkan tek şey vardı ne de olsa, akıllı olmak.

Çantayı omzuna asarken ellerine kaydı gözleri birden. Bilgisayar klavyesinin üzerinde tüm harfleri incelikle okşayan elleri, dezenfektanla temizlemekten iyice yıprandığından olsa gerek, kesik kesik görünüyordu. Cebindeki selpakla yalap şalap bir şeyler yaparak dindirdi sıyrıkları. Keşke onun yaraları da böyle basit mendille temizlenip gidecek türden olsaydı.

Yürüyen merdivenlerde yukarı doğru ilerlerken, bedeni, ruhu, düşünceleriyle oralara ait olmayan bir hayalete benziyordu Ayperi. Varoluşundaki kadim sırra gizlenmiş yaratıcı ve içkin güdülerinin hayat dolu değerini söküp almak istercesine fare gibi kemiriyordu bu dünya onu. Pek çok kadın gibi, onu da. İş hayatının cilvesi diyorlardı buna bir de. Kimilerine göre, kadın zaten bu hayata girmemeliydi. Çünkü, hiçbir şartta onun fıtratına göre değildi zaten. Kimileri de erkek gibi olmalısın derdi. Başa baş, dişe diş. Kırılmamak için sen de kır, ağlamamak için  sen de ağlat! İki uç yaklaşım. İki uç hayat görüşü. Bunlar çok uzaktı ona. Bakıldığında o kadar derin gibi gözükmese de, yüzyıllar boyu kadından kadına, rahimden rahime, nesilden nesile zincir gibi bir epigenetikle aktarılan kabuksuz yaralarla doluydu teni. Dıştan değil, endoskopik aletlerle bile göze görünmeyecek kadar içeride olan derin yaralar… Ta dipteki kuytularda saklanan, pansumanı mümkün olsa bile buna layık görülmeyen, toplumsal geleneklerin ve gücün devamına hizmet etmesi için tekrar tekrar kasten deşilen yaralar.

Çocukluğu Batman’da geçmiş, Dicle’nin kenarında taş sektirme oynayarak saymayı öğrenmişti. Koyu kahverengi gözlerinin merkezine kara delik gibi yerleşen göz bebekleri, pusuya yatmış bir tilki gibi her fırsatta büyümeye hazır beklerdi onu şaşırtacak her yeniliği. Son yıllarda iyice popüler olan Kürt-Türk ayrıştırmalarının manipülasyonlarından kendini bıçak gibi sıyırır, dehasını çocuk masumiyetinin altında ustalıkla gizler ve makul olmayan fikirleri anlamazdan gelirdi. Ama anlardı. Anlar ve sorgulardı sessizce.

Okulun en parlak öğrencisi olduğu için öğretmenlerin de gözdesi olmuştu Ayperi. Lise yıllarına geldiğinde bu ikilik ve siniklikle devam edemeyeceği kesin olarak anlamıştı artık. Zihninde öğrenmeyi, değiştirmeyi düşlediği bir dünyayı taşırken, gerçekte uyumlu bir ev kızı imajıyla süslüyordu kendini. İkiye bölünmüştü. İkiye bölünerek var olmaya çalışmıştı belki de.

Amcası, onu kendinden on beş büyük bir adamla nişanladığını söylediğinde lise ikiyi bitirmemişti henüz. Annesi babası başında olmayan tüm öksüz ve yetimler gibi, onu “iyi” birine emanet ederek namus bekçiliğinden yırtmayı düşlüyor olmalıydı. Tapuyu sahibine verir gibi söylemişti bunu, duygusuz ve umursamaz… Ama okumayı, öğrenmeyi, düşünmeyi çok seviyordu Ayperi. Ne var ki, düşündüğü her şey iri kıyım bir taş gibi boğazına oturuyor, ne söze gelip dışarı çıkıyor ne de geldiği yere, içine geri dönebiliyordu. O zamanlar…

Zihnindeki düşüncelerde adımlarını sayarken anlamamıştı eve geldiğini. Kapının kilidini çeviren anahtarın sızlayan sesiyle kendine geldi birden.

“Sen mi geldin asi kızım?” diye seslendi annesi.

Biyolojik annesi öleli yıllar olmuştu. Onu Beyza Anne büyütmüştü evlenene dek. Amcasının evini terk edip, Beyza Anne’ye sığındığı günden beri birliktelerdi. Yoldaş olmuşlardı birbirlerine. Hasankeyf’te ona Beyaz Kadın derlerdi. Gerçekle yalan, haksızlıkla adalet, varlıkla yokluk arasındaki bitimsiz uçurum, onun elinde ak bir çarşafın üstüne yapışan kara leke gibi ustalıkla ayyuka çıkardı. Ve bunu öyle bilgece yapardı ki Beyza Kadın, olandan rahatsız olsalar bile hakikate boyun eğer, yüzüne tek kelime dahi edemeden hiç değilse çekip giderlerdi.

“Ben geldim ana, merak etme. İşyerinin önündeki çiçekçiden gelin gibi laleler de aldım sana, bak rengarenk.” diyerek elindeki buketi annesine verdi Ayperi.

Ayakkabılarını çıkarıp Ceyo terliklerini geçirdi ayağına. Henüz minicik bir çocukken, öz annesinin “Namaz kılınan evde dışarıdaki ayakkabılarla dolaşılmaz” diye havaya söylendiğini anımsadı ellerini yıkarken. Bunu hatırlayınca istemsizce gülümsedi Ayperi. Oysa Beyza Anne, “Dışarıdaki başı boş enerji eve uymaz. Ev, insanın kirlerinden arındığı, yenilendiği, dünyayı yenilediği yerdir.” diyecekti yıllar sonra. Kafası çorba gibi karıştıktan ve gerçeği aramaya başladıktan sonra…

Ayperi mutfağa gelip dikkatlice tahta taburenin üstüne çıktı ve kıvrımlı şeffaf vazoyu dolaptan aşağı indirdi. Çiçeklerin sapını örtecek kadar musluktan su ekleyerek salonun ortasındaki ceviz sehpanın üstüne koydu iki eliyle. Beyza Anne’nin kucağında bebek gibi oturan çiçek buketini onaylanmış bir biçimde yerleştirdi vazoya.

“Ah kızım, gelin beyaz olur bilmez misin? Sen hep renkli alıyorsun bak. Hiç uslanmayacaksın.” diye söylendi Beyza Anne. Öyle sevimli bir ton vardı ki sesinde, kendisinin de böyle düşündüğünü saklamayan, senebesene akmayı beklemiş, yerinde bir sitem gibi dökülüverdi dudaklarından sözcükler.

“Bekareti değil; enerjiyi, aşkı, farklılığı getirdim işte.” diye coşkuyla haykırdı Ayperi. Üç çocuklu modern kadınlara göre fazla hayat doluydu o. Sadece olduğu gibi davranıyor, düşündüğünü yaşıyordu oysa. Ona dair soruların, bitmek tükenmek bilmeyen bir merakın, direnmenin adı değil miydi zaten hayat dediğin?

Onaylayıcı ve kararlı bir biçimde kapadı dudaklarını Beyza Anne. Ayperi, çok sorguluyor, kendi doğrularını ifşa etmekten hiç çekinmiyordu. Bu olgun kadında kendinden bir parça mı buluyordu, yoksa aç kurtların arasına bırakmaktan duyduğu korku muydu Beyza Anne’nin şefkatinin sırrı? Cevabı her neyse, ne yaptığını bildiği bal gibi belliydi halinden. Zira hep dimdik duruyordu onun yanında, en başından beri.

Annesiyle babası trafik kazasında vefat ettiğinde on bir yaşını doldurmak üzereydi Ayperi. Yalnız kalınca, amcası kahraman gibi kendisine sahip çıkmıştı. Fakat bu koruyuculuk, yaşama nazikçe refakat etmenin çok ötesinde; bedene ve kimliğe hükmetmeye, renksiz kerpiç duvarları oldukça yüksek bir kalenin içinde hayalleri hapsetmeye benziyordu daha ziyade.

Geleneksel olanlardan daha büyük bir belaya bulaşmıştı Ayperi’nin başı. Neyse ki amcasının kahramanlığı uzun sürmemiş, büyük bir dertten kurtulmaya çalışır gibi namustan, töreden, din ve ahlaktan nutuklar çekerek onu nişanladığını söylemişti Ayperi’ye. Henüz lise ikide olan Ayperi, okumak istediğini söylediyse de nuh diyordu peygamber demiyordu amcası. Çareyi, köyün en köklü ailelerinden gelen Beyza Kadın’a sığınmakta bulmuştu o da.

“Günün nasıl geçti Ay yüzlü Ayperim?” diye sordu Beyza Kadın. Bir haller var sende. “Çocuklar gelmeden anlat da dök içini. Rahatlarsın. Üstündeki tonla yükü bir kıyıya boşaltmak gibidir konuşmak.”

Beyza Anne haklıydı. Kızdığı zaman ormandaki yakıcı harla alevlenen yüzü, beklenenin aksine solgun görünüyordu bugün Ayperi’nin. Genç kızlığında üzüldüğü zaman sivrilen çenesi ve gülümsediğinde iyice belirginleşen yanaklarındaki iki küçük gamze çukuru, demir bir zımparayla törpülenmişçesine yassılaşmıştı. Genç kızlığı diyorlardı ya sahi… Kızla kadını bekaretle ayırt etmenin verdiği değişik bir hazla söylenirdi üstelik. Ne önemi vardı tüm bunların? Körpe bedeni ondan başka herkese aitmişçesine, çiğnedikçe tadı kaybolan acımtırak bir sakız gibi uzata uzata konuşulurdu tüm bu kelimeler. Hakkı olmadığını düşündüğü için konuşmayan on binlerce kadın gibi susar ve suskunluğuyla sessizliği delmeye çalışan üç maymunu oynardı küçükken. Çok küçükken… Halbuki, içten içe kopan nutukları göğsünden çekip alamamışlardı. Kalbini bir kafes gibi bağrına basan ve heyecanlandıkça ritimli bir hareketle inip kalkan göğüslerinde, hayata dair duyduğu heyecanlarını da saklamıştı yıl be yıl.

“Bir şey olmadı.” diye geçiştirecek oldu Ayperi. Çok şey olduğunu söyleyen gözlerini pencereden tarafa çevirerek Beyza Kadın’ı onayladı birden. Doğan üç çocuğuna ve ölmüş kocasına rağmen hala alaca alaca parlayan gözlerini, içinde susturamadığı yabancı bir isyanla uzak bir noktaya kilitlemiş gibiydi. Bıraksan, mıh gibi bakakalırdı saatlerce.

İş yerinde de sık sık başına gelirdi bu dalgınlıklar. Bu yüzden home-office yapmayı tercih ederdi daha çok. Kendi dünyasında, duygularını ve içgüdülerini beslediği karanlık bir mahzen gibiydi çalışması odası. Çünkü işyerinde kendini yazıya kaptırdığı zaman, yanından geçenleri ne o fark ederdi ne de onlar Ayperi’yi. Ayperi, başka bir hayatın kapısında, başka bir ihtimalin peşindeydi hep. Ne oralıydı ne buralı. Ne dünyaya aitti ne uzaya. Ne yerleşikti ne göçebe. Belki de hepsiydi o. Böyle bir seçenekten bahsetmeseler de, kadim öykülerde hayatla ölümü iç içe geçiren, varlıkla yokluğu engin gönüllerinde harmanlayan kadınların keskin içgüdüleriyle doluydu benliği.

“İş yerinde canını sıkan bir şey olmuş herhalde.” diye yineledi Beyza Kadın.

“Oldu tabi ya. Geçen hafta, geçen ay, geçen sene olduğu gibi bugün de kadınların konuları erkeksi dünyaya pek fazla, pek gereksiz geldi!” diye homurdandı Ayperi. “Ah şu dünya yok mu, varsa yoksa maddi güç, varsa yoksa mal mülk! Başka değerler de olmalı burada; dişil değerler mesela.” diye fısıldadı dişlerinin arasından.

“Tabi canım, sadece çocuk yetiştirsin onlar, çünkü çok nazikler di mi. Yok ben almayayım başka model var mı elinizde? Çocuk dediğin, dört duvar arasında yetişmiyor; bir köy lazım onu büyütmeye. Ama köyün haline bir bak, dışarı çıkmaya korkuyor insan.”

“Haklısın kızım, dünya dişi akla muhtaç, sağduyuya kurt gibi aç. Ama senin gibiler oldukça gebelik hızla büyüyor demektir. Doğumunuz yakın.” diye yumuşatmaya çalıştı Beyza Kadın onu.

Ayperi konuşmadı. Bunu anlaması ne kadar zordu acaba? Dinlerin ezelden ebede kadar çağları kucaklayan kelamında köle değildi kadınlar. Hiçbir şeyi temizlemeye, hiçbir erkeği memnun etmeye, hiçbir çocuğa bakmaya zorlanmıyorlardı, teoride. Akıl almaz bir hayatı severek coşkuyla mutlu mesut yaşamaları beklenirken, başaramadıklarında sahipleri muamelesi yapan erkekler tarafından beceriksizle, ha bazen de erkeksilikle yaftalanıyorlardı. Madem erkeksi olmak kötüydü, kabaydı, o zaman onlar utansındı kendilerinden. Evlenilecek değil, eğlenilecek kız deyip sohbetleriyle gün be gün keyifleniyor, sonra da bir hoşça kal demeden çarkıfelek gibi döndürüyorlardı feleği. Hepsi böyle değildi muhakkak. Ama bir de dindarlar, dindar olmayı kendi olmaktan önce sayan adamlar vardı. En uyumsuz beklentiler de onlardan gelirdi.

Sadece erkekler değil, hemcinsleri tarafından da ötekileştirilirdi Ayperi. Özellikle orta halli mütedeyyin olanlar yok mu… Kadının ruh dünyasını, evin bilumum odalarına kilitleyen, mutfak, çocuk odası ve yatak odasından müteşekkil yapay bir huzurla kaplı sıcak ve şirin bir barınak vaat ederlerdi kadınlara. Bunu istemediği için aklını kaçırmış olmalıydı Ayperi. Çocuklardan ve evden arta kalan vakitlerde ne düşünecekse düşünür, ne yazacaksa yazardı ne de olsa. Üstelik artık yarı zamanlı çalışma da pek moda olmuştu. Çalıştığı da bir güzel kendine kalır, tüm maaşını son moda kıyafetlere, iş sonrası çay kahve keyiflerine ayırır, prensesler gibi yaşardı. Ama gel gör ki kocası göçmüş, iş başa düşmüştü işte. O zaman, Ayperi’nin durumu farklıydı. Diğerlerine benzemezdi. Ne saçmaydı, kocası ölmeden önce de kendine çalışmazdı ki o. Onun için yazıları, yaşamak ve yaşatmak gibi bir şeydi. Kendini ve kâinatı…

Daha fazla soru sormadı Beyza Kadın. İkisi de pencere kenarında onları bekleyen kitaplarını aldılar ellerine. Salonun köşesinde duran gömme büfede, süs görünümlü çay bardakları yerine cam kapaklı bir kitaplık vardı. Görücüye çıkmayan, soluk alıp veren, mütevazi bir kitaplık… Ev büyük değildi dedi, ama İstanbul şartlarında oldukça idealdi doğrusu. Kocası öldükten sonra orta halli bir daire tutmuşlardı çocuklarla. İstanbul’un Anadolu Yakası’nda, Bulgurlu taraflarında kentsel dönüşümle yapılan evlerden biriydi. Eskiye karşı çıkarken gönül koyan tüm evler gibi, fazla yeni, yepyeni.

Sayfalar ilerledikçe duran zaman, çalan zille yeniden canlandı sanki. Kitap okurken kıvırıp kalçasının aldığı ayakları uyuşmuştu Ayperi’nin. Güçlükle ayağa kalkarak kapıya doğru ilerledi. Delikten bakınca içine üşüşen tüm soğukluğa rağmen sakince açtı kapıyı.

“Kahve içiyoruz gelsene. Çık biraz dört duvardan canım, çalışma bu kadar.” dedi komşusu Nalan.

“Sağol” diyecek oldu Ayperi. “Belki başka sefere gelirim.”

“Ne işin var peki? Çalışa çalışa sen mi kurtaracaksın dünyayı?” dedi Nalan homurdanarak. Ayperi’yi severdi aslında. Onda keşfedilmeyi bekleyen gizemli bir taraf bulurdu sebepsizce. Kendinde olmayan, varsa da bugüne kadar hiç karşılaşmadığı bir bilmece gibi… İçin için gıpta etse de, biraz samimiyeti arttırıp onu tanımak, yeri gelince de iş kadını arkadaşıyla övünmek için sık sık çalardı kapısını.

“Kitap okuyorum da”. “Çocuklar okuldan gelene kadar bitirsem iyi olur, özetini yazacağım gazeteye akşamleyin.”

Anlamadı Nalan. Ona göre çocuklar gelmeden yapılacak şeyler, kahvaltıyı toplamak, evi çekip çevirmek, çamaşır katlamak, yıkanacakları makineye atmak, eşi Sinan’a alışveriş listesi göndermek ve her şey bitince de dünyaları kurtarmışçasına konu komşu keyif kahvesi içmekti. Bazen içerde olurdu, bazen dışarda. Bazen altın gününde yaldızlı fincanda, bazen de çifte kavrulmuş Bursa lokumuyla.

Derken, apartmanın loş holünde bir lamba yandı. Yavaş yavaş, acele etmeyen, kendinden emin ince topuk sesleri yankılanıyordu dameks kağıtla kaplı apartman duvarlarında. Yukarıdan biri aşağı iniyor olmalıydı. Yüzüklerinin sesi korkuluğun demirine çarparak susturuyordu onları. Gün ışığına çalan lamba göz kırpıyordu yanıp sönerek. Üst katta çatıdan başka bir kat yok diye biliyorlardı. Kim geliyor olabilir bu saatte, dercesine baktılar birbirlerine. İkisi de huzursuzlanarak beklemeye başladılar gelmekte olanı.

….

Devamı Ekim ve Kasım’da… 

Hikaye: Feyza Yılmaz

Sonraki
Eylül