Son güncelleme:

deneme- Sevde Budakçı

Bir tutam delilik arıyorum. Yok mu en akıllısından, güzel ve yakışıklı bir deli? Şöyle: Sorgulayan, ütopik dünyası pek geniş hatta oldukça ileri… Bu kişi, tutsaklığın olmadığı, insanlara ağır cezaların verilmediği sevgi dolu ve adaletli bir dünya hayal etsin. Yel değirmenlerine tekme tokat dalsın. Sevenleri kavuştursun mesela. Arabasının arkasına Ferdi Tayfur’un “Çiçekler açsın…” şarkı sözlerini yazsın en şirininden. Hadi, tamam bu devirde araba almak zor! At arabası olsun, ama at kafalı olmasın! Yılanlara, çıyanlara hop meydan okusun. Yaşadığı ülkenin makarasını geri sarmasını durdurup ileri sarsın. En başında insan olsun, insan! Misal, dört dörtlük olmak zorunda da değil. Dörtte üç, hadi bilemedin, dörtte ikilik skora da razıyız, karaktersizliğinin yanında.

       Eee, kimse yok mu kardeşim distopikliği bitirecek? Sokak ortasında, avazım çıktığı kadar bağırıyorum ama nafile. Naylondan bir dünya içindeyiz sanki. Sesim boğuk boğuk. Az duyuluyor; duyulsa da hiç etki etmiyor. Kafamın sesi sokağın sesini bastırıyor. Partizan ruh emicilerin uğultusu yayılıyor etrafa.

       Yok, efenim! İçimizdeki çocuk Don Kişot değil, vallaha bak! Hatta o çocuk, don tişört geziyor sokakta. Aksine Don Kişot Beyciğim ile de bir güzel dalga geçiyor. Çünkü iç kısmına bakmayıp sadece dışarıdan görüyor kendisini. Ha babam eleştirip duruyor.

      ​Mesele delilikse; Don Kişot Baba deli, hem de en bilge deli. Benden söylemesi. Ama delileri bu millet hiç anlamıyor, hatta hor görüyor, gözüm! Ne komik bir acı değil mi? Muhterem TDK’ya göre; “Donkişotluk yapmak’’ -küçümsenecek bir hâl ve gereksiz kahramanlık- rolünde de olsa bence bizim bu kahramana da ihtiyacımız var. Keşke birileri gereksiz de olsa bir kahramanlık yapsa. Öylesine çıksa ve bağırsa, ‘Yav, o adam çıplaaaak!’ diye. Görmüyor musunuz? Yahu! Bir kere  üşüyor. Hem hepsi bir kenara göbek adı Zalim (!) üstelik… Ama yok, nerdeee?

         ​Bunların bir suçlusu varsa o da canım Ezel! Hepsi onun yüzünden. Niye biliyor musunuz? O lafı hiç söylemeyecekti… “Sakın, tek bir yalan bile söyleme! Çünkü niye biliyor musunuz? İnanırım!’’ Söylediği repliğin modundan çıkamadık bir türlü. O laftan sonra yalana bir alıştık, bir alıştık sorma; ama yalan söylemeye değil. Söylenen yalanlara inanmaya alıştık. En acilinden yeni bir replik mi çıkacak, yeni bir şiir mi yazılacak, bilmiyorum. Her neyse, yeni bir şey bulamazsak sonuç fena.

          ​Gerçi Nazım, Bursa Cezaevi’nde yazmış bir şiir. Don Kişot ruhlu devrimci…

        ​“Bilirim,

         ​hele bir düşmeye gör hasretin hâlisine,

         ​hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,

         ​yolu yok, Don Kişot’um benim, yolu yok,

        ​yel değirmenleriyle dövüşülecek.”

           ​Donkişotluk bunu gerektirirdi işte. Düşman krallarla, hatta düşman ordusu koyunlarla ve haksızlık yaptığına inandığı egemenlerle savaşmak… Kötü gelmesin “savaşma” tabiri kulaklarınıza. Fikirle, kalemle ve sözle mümkün; gözümüze maske takmadan. Yani inandıklarımız uğruna mücadele edebilmek. Alt tarafı don tişört kelimesinden birkaç harf değişecek sadece. Hem zindanda bu karakteri tasarlayabilen Cervantes, bize bir pusula  bırakmış olmalı. Belki de böyle bir karakterin mümkün olabileceğinin sinyallerini göndermiştir günümüze.

          ​Eee, hâlâ neyi bekliyoruz? İçimizdeki duvarları yıkmanın vakti gelmedi mi? Bu Donkişotluk, Dostoyevski’nin Budala’sına, Flaubert’in Madam Bovary kahramanlarına kadar bulaşmış. Ha, bize de biraz bulaşsa ya en akıllı delisinden…

         ​Korkmayın! Esaret altında bir tutam delilik pek iyidir.

deneme- Sevde Budakçı

Sonraki
Hicran