Son güncelleme:

Hikaye: Sümeyra Şeref Çağlayan

  İşte yine geldi perşembe. Rengarenk sebze ve meyvelerin süslediği tezgâhların arkasından, yanık seslerin manileri kulakları sağır ediyordu. Evet bildiniz perşembe pazarını tarif ediyorum. Evimin mecburi yolu tam da pazarın kalbinde. En karizmatik pazarcının arkasındaki üç katlı cumbalı ev bizim fakirhane. Fakirhane dediysem öyle hırpani bir şey düşünmeyin efendim gayet bakımlı su yeşili ahşap kaplama dış cephesiyle endamıyla konaktan hallice bakmaya doyum olmaz bir ev. Terasından sarkan hanımeli ve üzüm salkımlarıyla süslenmiş, pencere pervazlarında sardunyaları, hercai menekşeleri ve kasımpatı çiçekleriyle bezenmiş deniz kokulu boğaz yakalı bir yer. Tek kusuru Pazar Sokak denilen bu çıkmaz sokakta konumlanması. Neden mi hemen söyleyeyim. Yıllardır yani ben kendimi bildim bileli bu sokakta pazar kurulur. Her perşembe kavga kıyamet kurulan tezgahlar gün boyu pazarcı manisi müşteri tantanası ve kıyasıya yaşanan hamal yarışı ile devam eder. Akşam olunca da tezgâhların toplanması, çöplerin temizlenmesi derken; yani anlayacağınız “Kara Perşembe” diye adlandırdığımız haftanın bu günü, gece yarılarına kadar korna, nara ve süpürge sesleriyle yaşanmaz hale gelir. Eee diyeceksiniz ki: O zaman neden perşembe günlerini iple çekiyorsun.  Hemen açıklayayım; biraz utansam da yazacağım, siz yabancı değilsiniz: Biraz önce bahsettiğim karizmatik pazarcıyı görme ihtimali ve belki az da olsa çekik kara gözleriyle selamlaşma umudumdur. “Esra sen ne yaptın!” Dediğinizi duyar gibiyim. Kimseye bu ihtimallerden ve umutla kaplı hülyalardan bahsedememem de sırf bu sebepten. Ne olmuş yani mimarlık okuyorsam. Ya da muhitin en güzel kızı ve bilinen bir ailenin mücevheri olsam ne olmuş. Söyleyin şimdi pazarda güzelim mevsim meyvesi satan satıcının yanına yakışmaz mıyım? Bence sorun yok. Tek sorun benim 1.85 boyunda siyah saçlarını alnına süs diye konduran çekik gözlü karizmatik yakışıklıya “selam, kolay gelsin!” bile diyemeyişim.

 Yine günlerden perşembe. Okul dönüşü Pazar Sokağına sapıp, tezgâha yaklaştıkça kalbimin sesi pazarcı manilerini duymama engel olmaya başlamış, kulaklarım benden ayrılıp başka âlemlere gitmişti bile. Ya gözlerim! Güneş gözlüğü olmasına rağmen dikkatli bakamamamın sebebi ne ola ki? Zaten kimse görmüyor, neden bu kadar utanıyorum sanki! Allah’ım yanaklarım bari sözümü dinlese de kılcal damarlara kan pompalamasa. Cânım ayaklarım! Bari siz sözümü dinliyorsunuz, zaten sizi çok seviyorum. Evet evet aynen devam, bu hızla gitmeliyiz. Haylaz ellerime bakma sakın! Vücudumda hiçbir yerimi beğenmeyip oradan oraya gidip gidip geliyorlar. İşte karpuzcuyu geçip enginar soyan teyzenin yanından döndüm, on adım sonrası kiraz tezgâhı. En sevdiğim meyve kirazdır. Daha önce söylemiş miydim bilmiyorum. Oy oy oy! O nasıl bir kiraz dağı; kasa kasa alsam yesem yine doymam gibi geliyor. Şimdi kiraz mevsimi olduğu için çekik gözlü cengâver kiraz satıyor. Kırmızı dağın arkasında mavi bir tişört giymiş, beline siyah önlük takmış. Bu nasıl bir zarafet böyle ya! Sanki Antik Roma döneminin önde gelen asilzadelerinden, sırmalı tahtından herkese hediyeler dağıtıyor. Ama bugün kararlıyım. Eve girmeden bir kilo da olsa kiraz alacağım. Almazsam, bugün buradan iki laf edemeden girersem benim adım da Esra olmasın. Bütün uzuvlarıma sesleniyorum: Ses! Bir, iki…. Sesss, sesss! Herkes beni dinlesin! Şu andan itibaren ben komut vermeden kimse hareket etmeyecek ve herkes görevini hakkıyla yerine getirecek. Anlaşıldı mı? Tekrar ediyorum; herkes beni dinleyecek o kadar! Ayaklar bir iki, bir iki! Eller biriniz dosyayı tutacak diğeriniz kirazları alacak tamam mı?… Neyse hadi gazamız mübarek olsun.

   – Kolay gelsin… Ben şey… Bir kilo kiraz alacaktım. Seçebiliyor muyuz?

   – Kirazı mı seçeceksiniz? Zor olmaz mı?

   Hayda! Harbiden kirazı seçiyor muyduk ya?

   – Aslında siz de yardımcı olabilirsiniz. Elimde dosyam var gerçekten zor olacak.

   – Mimarlık mı okuyorsunuz? Öğrenci olmalısınız.

   – Evet 3. sınıftayım. Peki siz?

   Eeee oldu mu şimdi “Peki siz” ne ya! Ne olacak adam pazarcı işte.

    – Ben mi? Ben savcıyım hanımefendi. Aslında yeni savcı olmuştum ama kader işte; bir gün adliye koridorları, ertesi gün pazar. Olsun. Allah yüzümüzü kara çıkarmasın. Alnımızın akıyla paramızı kazanıyoruz. Yeterli mi? Bir kilodan biraz fazla ama siz 10 lira verin yeter.

    – Aaa çok şaşırdım! Savcı mısınız gerçekten? Nasıl olur ama ya, ben şu an çok şaşkınım! Bozuk yok ama kusura bakmayın.

  Bu olmadı şimdi şaşkınlıktan 10 lira yerine 100 lira verdim adama geri de isteyemiyorum. Kulaklarım sanki sözümü dinlemedi de bana yanlış iletiyor. Savcı beyin dudaklarından çıkan ile benim kulağıma gelenler arasında sanki dağlar kadar fark var. Dur dur bir şey söylüyor sanki. Aa bana söylemiyormuş.

   – Doktor bozuk 100 lira var mı sende?

   – Olmaz mı Savcım sen iste yeter. Al bakalım hayrını gör.

   – Sağ olasın Doktorum.

  Bir dakika ya muhabbete bak biri doktor biri savcı zaten kafam allak bullak oldu bu ne şimdi. Benimle ve algılarımla dalga mı geçiyorlar hiç anlamadım? Gözlerimdeki şaşkın ifadeden duruşumdaki perişanlıktan anlayan zeki Savcım olayı izaha başladı bile dinle de gör bakalım Mimar Esra hanım.

    – Şaşırdınız değil mi? Genellikle insanlar duyduklarında şaşırıyor ama helal yoldan para kazanmak isteyenler için aslında yaptığı işin bir önemi yoktur. Hayat bizi adliye koridorlarından alıp mahalle pazarına attı. Biz de elimizden geldiğince insanlığımızı burada icra etmeye çalışıyoruz.

    Vay be ne kültürlü bir pazarımız varmış. Bütün komut verdiğim organlarım şaşkınlıktan ipini koparmış, makara gibi geri geri sarmaya başladılar. Şu an yanağım al mı? Elim nerde, gözümdeki gözlüğü nereye tıkıştırdım? Hiç haberim yok. Söyledikleri anlattıkları tavırları her şey ne kadar basit geliyor dinleyince. Keşke o konuşsa hep ben dinlesem. Gözlerinin karasını gözüme sürme diye çeksem. O kiraz koyan parmaklara bak nasıl da estetik sanki torbaya kiraz doldurmuyor da piyano çalıyor. Allah’ım çıkamıyorum bu heyecanlı atmosferden. Bu adaletsiz dünyada size reva görüleni kabul edemiyorum. Ay dur dudaklarım bir şey söylüyor galiba yine beni beklemedi hainler.

    – Her şey bir gün düzelecek inşallah. Sıkmayın canınızı.

  Bak işte yaptı yapacağını asi dudaklar, teselli ver evet başka ne denir ki bilemedim.

    – Buna inanıyoruz hanımefendi. Buyurun paranızın üstü, afiyet olsun size. İyi günler.

    – Teşekkür ederim.

    – Ben teşekkür ederim.

    Şimdiye kadar bir pazarın ve pazarcının algılarımı, duygularımı ve uzuvlarımı bu kadar şaşırtacağı aklıma gelmezdi. Ama nasıl da güzel gülüyor sayın Savcım. Hadi Esra toparla kendini. Şimdi gitme zamanı. Bir dahaki perşembeyi beklemek zorundasın. Şu 23 yıllık ömrü hayatımda öğrendiklerime bir yenisini daha ekledim. Neymiş efendim hiçbir şey göründüğü gibi değilmiş. Bir varmış bir de yokmuş. Gökten düşen elma değil de kirazmış. Bir kiraz mevsimi daha gelmiş hoş gelmiş.

Hikaye: Sümeyra Şeref Çağlayan

Önceki
Yapma
Sonraki
Özledim