Ne Alırsan Üç Lira

Son güncelleme:

Hikaye: Hatice Can

Fotoğraf: Eva Elijas

“Vasiyetimdir: 
En güçlülerinden seçilsin
Beni taşıyacak olanlar.
Ahtım olsun, 
Yükleri ağırlaşsın diye iyice,

Tabutumun içinde tepineceğim.” (Didem Madak)
                                                                                                                                                                

“Gel vatandaş gel. Ne alırsan üç lira. Sudan ucuz bunlar, sudan ucuz”

Hasan’ın gür sesi pazarı inletiyordu. Bir yandan poşetlere müşterilerin istediklerini koyuyor, bir yandan da bağırmaya devam ediyordu. 

“Koş ablam koş, ne alırsan üç lira” 

Zor zanaattı pazarcı olmak, bütün gün ayakta her çeşit insanla uğraşmak kolay iş değildi. Ama konu Hasan ise hayattan şikayet etmek zordu. Diyarbakır’ın küçük bir köyünden kopup geldiği bu şehirde, her gün  bin türlü sıkıntı silindir misali onu ezip geçse de günün sonunda  o muhakkak kendisine şükredecek bir sebep bulurdu. İki yıl önce  Ruşan’ın okul çağı geldiğinde henüz kundakta olan kızlarını  da alıp göçüp gelmişlerdi  köylerinden, sırf kızlarının daha iyi bir geleceği olsun diye. Köydeki imkanlar belliydi, baba ocağında abileriyle birlikte hayvancılık yapıyor, ne kazanıyorlarsa bir sofrada bölüşüyorlardı. Bütün dünyaları kerpiç duvarlı, toprak damlı baba ocağında akşam olunca çekildikleri bir göz odaydı.  Abilerinin kızları okula gitmemişti, oğlanlar ise ilkokula taşımalı sistemle gitmiş, ortaokula giden tek tük erkek çocuk ise ilçede yatılı okumuştu. Hasan kızları, Allah nasip ederse de sonra doğacak çocukları okusun, elleri kalem tutsun istiyordu.

Yine zorlu geçen bir pazar gününün sonunda şehrin garibanlara ayrılmış kısmında, bir yokuş sonundaki gecekondusuna doğru yola çıktı. Elinde tezgahtan kalan sebzeler, bir hayli yol yürüdükten sonra nihayet evinin kapısına ulaştı. Daha zile basmadan eşi bilirdi onun geldiğini, o gün de öyle oldu. Eli henüz zile dokunmadan Eminesi açtı kapıyı. Güler yüzle karşılayıp içeri davet etti beyini. Hasan her zaman ki gibi bütün sıkıntılarını  kapının dışında bırakarak sıvaları dökülmüş, pencereleri boyasız, çıplak kiremitli mabedine doğru adımını attı. Dışarıdan yıkık dökük gözüken gecekondu, ilkokul çocuklarının her resim dersinde muhakkak çizdiği bacasından huzur ve mutluluk tüten  küçük ev resminin, kağıttan çıkıp gerçeğe dönüşmüş haliydi onlar için. 

Hasan o akşam da her zamanki gibi yemekten sonra kızlarıyla oyunlar oynadı, muhabbet etti. Bir ara Ruşan; “Babacığım bugün öğretmenimiz hafta sonu neler yaptınız diye sordu. Bir arkadaşım lunaparka gitmiş, biri dedesine. Şehir dışına bile giden var. Ayşe’yle Zeynepler de hafta sonu yemeğe gitmiş. Baba bizde beraber yemeğe gidebilir miyiz? Lütfen baba, lütfen” dedi büyük bir heyecanla.

 Ruşan öyle zamane çocukları gibi her gördüğünü, duyduğunu isteyen  bir çocuk değildi. Şehre geleli  iki yıl olmuş olmasına rağmen oturdukları mahallenin dışına neredeyse çıkmamışlar, kimse de bu durumdan şikayetçi olmamıştı. İki yılın sonunda belki de ilk defa babasından bir şey istiyordu Ruşan. Kızının gözünde  gördüğü o merak, heyecan babasının yüreğine dokundu. “Tamam” dedi “Söz bu hafta sonu sizi lahmacun yemeye götüreceğim. Hem de çok kıyak bir yere. Hadi şimdi hemen ödevlerinin başına”

Kızı ödevini yaparken Hasan’ın aklı  verdiği sözdeydi. Belki insanların çoğu için oldukça sıradan, küçük bir sözdü ama  büyükşehir tarafından yutulmamak için her gün  binbir mücadele veren Hasan gibilerin omuzlarını düşürmeye yeterdi.  Akşam odalarına çekildiklerinde eşi usulca “Bey, söz verdin ama nasıl olacak o iş. Biliyon zaten anca kıt kanaat geçiniyoruz. Zaten çok çalışıyon daha da ne etcen?”diyerek derdine ortak olmak istedi. İşaret parmağını yavaşça hanımının dudaklarına uzattı; “Sus Eminem, sus. He, doğru söylüyon anca masraflarımızı karşılıyoz ama yine de halimize şükür be Eminem. Allah büyük. Bu hafta otobüse binmem gerekirse, biraz daha fazla çalışırım ama Allahın izniyle sözümü tutarım.”

O hafta dediğini yaptı, her sabah hale yürüdü. Pazar için üç beş de olsa fazladan mal aldı. Bütün bir hafta her zamankinden çok çalıştı. Şükür işler de yolunda gitmiş, nihayet artık son pazar günü gelip çatmıştı. Cumartesi pazarını da atlatırsa yarın söz verdiği gibi ailesini lahmacun yemeğe götürebilirdi.

Sabah erkenden hale gidip en tazelerinden sebzelerini seçmiş, pazara gelir gelmez de hemen işe koyulmuştu. Hepsini özenle kasalarından çıkarıp tezgahın üzerine inci gibi dizdi. Biberler, domatesler sanki bir kuyumcu tezgahındaymış gibi parıl parıl parlıyordu. Sabahın ilk saatlerinden bağırmaya başladı. 

“Gel vatandaş gel. Ne alırsan üç lira. Koşarsan yetişirsin. Koş ablam koş, koş, koş”

Koşarak olmasa da gün boyu Hasan’ın yanık sesini duyup gelen müşteriler tezgahının önünü hiç boş bırakmadı. Allah bereket versin satışlar gayet iyiydi. Her şey yolunda gidiyordu. Vakit akşama dönerken Hasan’ın cebinde tahmininden biraz daha fazla para vardı. Verdiği sözü tutacak olmanın mutluluğu içindeydi. Eve giderken kızlarının hatta Eminesinin en sevdiği çikolatadan da alabilirdi. Bir erkek ne için yaşardı ki! Hasan’ın tüm çabası kızları, eşi içindi.

Saatler ilerlerken Hasan kalan sebzeleri bir araya topluyor, poşetleri, etraftaki çöpleri düzenliyor, elindekiler  biter bitmez çıkabilmek için hazırlanıyordu. O sırada tezgahın önüne kırklı yaşlarda, çatık kaşlı bir adam geldi, bir adım arkasında bir kadın ve beş altı yaşlarında bir kız çocuğu başları önde, tedirgin bekliyordu. Adam yüzü Hasan’a dönük, elini kolunu sallayarak, oldukça kaba bir ses tonuyla seslendi;

“Koy şu patlıcandan bir kilo, iki kiloda domates koy. Çürük çarıkları doldurma poşete.”

 Alışıktı Hasan, kimler gelip geçiyordu gün boyu tezgahının önünden.

 “Hemen abicim. Sen hiç merak etme. Bizde yanlış olmaz,” dedi. O sırada oradan geçen genç bir erkek yanlışlıkla arkada bekleyen kadına  çarpıp hızlıca oradan uzaklaşmış, adam da öfkeli bir şekilde eşine doğru dönmüştü. 

“Ne dedin sen adama? Kimdi o adam”

“Kimse değil. Yanlışlıkla bana çarptı. Özür diledi, geçti, gitti.”

 Adam bağırmaya devam ediyordu. 

“Yoksa geçen gün telefonda konuştuğun adam bu muydu soysuz? Seni dışarı çıkaran da kabahat” 

Babasının ağzından tükürükler saça saça bağırışları karşısında ağlamaya başlayan kızı, babası  “Sen  sus  anası kılıklı, yoksa çakarım senin de ağzının ortasına” deyip iterek annesinin yanından uzaklaştırdı. Kadını kollarından iki  eliyle  tuttuğu gibi  sarsmaya başladı, bir yandan da “Kimdi lan o şerefsiz? Kimdi?” diye bağırıyordu. Elinin birini bıraktı yüzüne okkalı bir tokat attı kadının. Küçük kız korkudan hıçkırıklarını iç çekerek bastırmaya çalışıyordu. Bakışlarında tanıdık olduğu manzaranın çaresizliği vardı. Bu anı  daha önce kaç defa yaşadığına yüzünün korkuyla değişen  tüm kıvrımları şahitlik ediyordu. Hasan’ın gözünün önüne  kızlarını geldi. Hemen tezgahtan fırladı, adamın ikinci kez kalkan elini havadayken tuttu.

 “Ne yapıyorsun birader. Dur bir dinle. İnsan çocuğunun annesine yapar mı bunu?”

Adam Hasan’ı “Ne karışıyorsun lan it oğlu it. Karı benim değil mi? Sana mı soracağım” diye bağırarak var gücüyle itti. O sendelerken kadına öyle bir  vurdu ki tezgaha çarpıp sebzelerle birlikte yere serildi zayıf bedeni. O kadar öfkeliydi ki hızını alamamış, yerde yatan kadına tekme atmaya başlamıştı. Küçük kız  tekmeleri önleyebilmek için babasının ayaklarına sarılmış “Yapma baba, yapma” diye yalvarıyordu. Gözü dönmüş babanın vicdanı onu terkedeli çok olmuştu. Bir saniye bile bu yalvarışlar onu durdurmadı. İnip kalkan tekmelerden artık küçük kız da nasibini alıyordu. O sırada  Hasan toparlanmış, adamı sert bir yumrukla kadından uzaklaştırmayı başarmıştı. Tam yerde yatan kadının durumuna bakmak için  eğiliyordu ki sırtında müthiş bir acı hissetti. Yüzünü çevirdiğinde adamın elindeki çakıyı havada  gördü. “Sen ne karışıyorsun şerefsiz, hadi kalkta şimdi konuş sıkıyosa it,” bağırışları arasında çakı Hasan’ın sırtına, karnına batıp çıkıyordu. Etrafta ‘vah vahlar, tüh tühler çokça  vardı ama Hasan’a yardım edecek bir tek Allah kulu yoktu.

                    Yerde kızının feryatları arasında tekme yemeye devam eden bir kadın, cebinde çocuklarına alacağı lahmacun  parası ile kanlar içinde yatan bir baba, etrafta tüm bu yaşananları ‘aman bize bişey olmasın’ düşüncesiyle uzaktan seyreden kalabalığın arasından usulca göğe yükseldi Hasan’ın ruhu… Pazarın üstünden süzülürken fanilerin duymadığı ama arşı titreten bir ses yankılanıyordu son kez  dudaklarından; “Üç lira insan canının değeri bu memlekette, üç lira”

Hikaye: Hatice Can