Son güncelleme:

Hikaye ve Çizim: Serkan Öztürk

 

RÜYA KOLEKSİYONERİ

 

Hakiki rüyaların nesli tükeniyor iyice. İnsanoğlu kuraklıkların pençesinde bugün. Şüphesiz bunlardan birisi de rüyalarımız.

 

Farkında mısınız bilmiyorum ama kuruyorlar. Yanlış anlaşılmasın rüya yok, görülmüyor demiyorum. Görülenlerin çoğu rüya değil, hevesler… Gündüzünde doyamadığımız bir hayatın gecemize düşen gölgesi. Oysa rüya olacakları müjdeleyendir, başa gelecek musibetleri gösteren ikaz levhalarıdır. Yolcuya ve yola dair bilgi veren, yönlendiren trafik levhaları gibi.

 

Geleceğe dair rüyalar yok artık. Rüyalarımız geçmişe dair.

Çünkü çoğu insan geçmişini bir yitik, hakkıyla yaşanmamış bir zaman dilimi olarak görüyor. Dolanıp duruyor geçmişinin kapanında… Yaşanmışla işim yok ki benim. Doğmamışın, olacakların peşindeyim otuz beş senedir. Otuz beş senedir rüyalara olta attım, nasibimi çekiyorum. Evet, bazen iğneyle kuyu kazmak gibi ama benim işim bu. İşten de öte. Şehvetim.

Hakiki bir rüyanın kokusunu aldığımda, onu koleksiyonuma katmadan rahat edemiyorum. Ah, kusura bakmayın. Lafa daldım, kendimi tanıtmadım size. Ben Refik. Rüya koleksiyoneriyim.

Aslında zamanında benim gibi koleksiyonerler çoktu ama hakiki rüyalar tükenmeye başlayınca mesleğimiz de kaybolmaya yüz tuttu. Türlü türlü adlarımız vardı. Rüya toplayıcısı, rüya avcısı, rüya devşiricisi, rüya arkeoloğu… Ben ‘koleksiyoneri’ tercih ettim. Ha, bir de artık günümüzde ‘rüya ajanları’ var.

Hiçbir bedel ödemeden ‘rüya tabirleri’ adı altında milletin rüyalarını çalıyor bu ajanlar. Her mesleğin arsızı, dolandırıcısı olduğu gibi bizim mesleğin de var elbet.

 

Rüyaların içinden hakiki rüyayı bulmak, yüzlerce imitasyon incinin arasından gerçeğini bulmak gibi zor. Ama yılların da getirdiği tecrübeyle anlıyorum artık hakiki rüyayı. İki tür hakiki rüya vardır bizim için:

 

‘Cam Rüyalar’ ve ‘Ayna Rüyalar’

 

Cam rüyalar kirlenmemiş zihinlerden, billur bakışlardan, kötülüğün otağını kurmadığı kalplerden süzülür. Bir tane bile yalan söylemeyip, halis duygularının bekaretini bozmamış olanlardır onlar. Sadece anne sütüyle beslenip açlık çekmeyen bebekler gibi küçücük hayatının minik lezzetleriyle mutlu yaşarlar. Yoruma gerek yoktur bunların rüyalarında. Gördüğü rüyayı sözcüklere dökünce, bir pencere camının arkasından olan biteni seyrediyor da anlatıyor gibidir. Son derece nettir. Elmas hükmündedir bu rüyalar, en kıymetlisidir. Paha biçilmezdir.

 

Ayna rüyalar daha gizemli, şifrelidir. Şifreler kırılmadan rüya kendini açmaz. Ayna gibi sırlıdır. Gökyüzüne doğru asılı, bakana doğru eğimli, futbol sahasında büyüklüğünde bir ayna düşünün. Ona bakan kişi hem kendini hem de aynasının büyüklüğü ölçüsünde aynasına sığanı, düz bir bakışla göremeyeceğini görür, işte öyle de o rüyada kendini gören, etrafında yani dünyasında olan biteni de farklı bir gözle görür. Ama olandan değil, aynadan yansıyanı görür. O aynada gerçek yer değiştirir. Tıpkı bir kâğıda ’47’ rakamını yazıp aynaya tutarsan sana anlamsız iki şekil gibi gözükür, işte öyle de gerçek değişir rüyada. Ama dinleyen, yorumlayan bilir ki bu rüya aynalıdır ona göre okur rüyayı. Rüyayı gören şekli tarif eder, yorumlayan 47’yi anlar. Neyse, çok boğdum sizi bu garabet mefhumlara. Az kaldı yolum. Birazdan varırım Göknar Köyü’ne. Burada doğuştan bedensel engelli bir kız varmış.

Gününün çoğunu evinde, anasının gözetiminde geçirirmiş. Onun rüyalarını satın almaya gidiyorum bu köye. Komisyon peşinde koşan muhtar bulup aradı beni. Kızın özel durumundan, gördüğü rüyaların çıkmasından bahsetti. ‘Tam sizin aradığınız özelliklerde biri’ dedi Muhtar. Anlaşılan gerçekten öyleydi. Evet, ben koleksiyonuma katacağım rüyaları satın alırım, rüyayı gören bana anlattığı rüyalarını başka kimseye satmayacak, anlatmayacaktır. Anlatsa da olan olmuştur zaten.

 

Rüya yorumcuya, benim gibi bir koleksiyonere, anlatılınca görevini tamamlar. Ne der Jung?

 

“Yorumlanmamış rüya, okunmamış mektup gibidir.”

 

Bakalım bu sefer inşallah geldiğime değer de nadide rüyalar satın alırım. Yurt içinde ve yurt dışında danışmanlık yaptığım firmalar vardır. Bu firmalara satın aldığım rüyalardan edindiğim bilgilerle, işiyle alakalı yönlendirme yaparım. 2001 krizini, Gölcük depremini, 11 Eylül’ü, en son insanlığa musallat olan Korona’yı topladığım rüyalardan bildim. Mesela bir müşterim Korana’dan önce ülke çapında restoran işine girecekti. En az iki sene erteleyin dedim. Müşterim dört-beş milyon dolarlık parasını bu şekilde kaybetmekten kurtuldu… Eskiden çok daha iyi, çaplı müşterim vardı ama rüyalar azaldıkça onlarda benimle çalışmamaya başladılar. Günün birinde bu cümleyi kuracağımı asla bilmezdim:

 

“Ah, nerede o eski rüyalar!”

 

Köye girdiğimde muhtar karşıladı beni. Beklentisiyle bunaltmasın diye komisyonunu hemen verdim.

 

‘Rüyalar dediğin gibiyse bir bu kadarın daha var’ dedim.

Altın dişi gözükeceği şekilde ağzını açarak; ‘Telefonda anlattıklarımın eksiği yok fazlası var beyim. Aha, daha geçenlerde hamile köylü bir kadınımıza ‘rüyamda toprak kusuyordun’ dedi. Kadının bebesi vaktinden önce geldi ama ölü geldi. Ayan beyan çıktı rüyası.’

 

‘Enfes’ dedim içimden. Muhtar, önce kızın annesiyle sonra kızla tanıştırdı beni. Bahsetmişti zaten geleceğimden. Bu aralar maddi sıkışıklıkları olduğu için kabul etmişler. Öyle söyledi annesi. Hatta ‘Allah’ın bu ikramını satarak inşallah günaha girmeyiz’ diye de ekledi. Muhtar gayet emin; ‘Yok Necmiye abla, sen rahat ol. Günah yok, hayır var bu işte, hayır. Kalbinizi ferah tutun’ dedi. Muhtar icazeti verince, gözlerimiz kıza yöneldi. Ben daktilomu çıkardım. Eski usul severim, daktilo anlatılana daha konsantre olmamı sağlar. Masayı da kıza yanaştırıp, kuruldum… Kız, pencere kenarında bir sedire uzanmıştı. Üzeri ince bir pikeyle örtülüydü. Güneş ışığı öyle güzel vuruyordu ki yüzüne, Rembrandt’ın tablolarından bir sahne gibiydi. On yedi yaşındaymış. Adı Firdevs. Doğuştan felçli. Babası o küçükken ölmüş. Sustu biraz. Çaydanlığın fokurdayan sesi, horozlu masa saatinin tik takları ve muhtarın ağzını şapırdatma sesi kulaklarımda gezindi bir müddet. Neden sonra, ‘Hadi kızım, anlat gördüklerini’ dedi Necmiye Hanım.

 

Firdevs önce gözüyle pencereden dışarıyı süzdü. Sonra kelimeler kapanından kurtulan kelebekler gibi uçuşu vermeye başladı. O anlattıkça ben hız kesmeden daktilomun tuşlarına basıyordum. Öyle güzel rüyalar kattım ki koleksiyonuma. Son senelerimin en iyi rüyalarıydı bunlar. Hele ‘Dün gece seyrettim’ dediği rüya en nadide olanıydı. Rüyaları için ‘seyrettim’ demesi bile bu kızın özel bir kız olduğunun göstergesiydi.

 

‘Yürüyebiliyordum rüyamda, hatta yüzebiliyordum.’ dedi.

Gözleri ışıl ışıl oldu o anlarını anlatırken. Annesi yaşmağıyla gözyaşlarını sildi. Muhtar uyuklamaya başlamıştı. Firdevs o andaydı:

 

‘Suya attım kendimi, yorulmak bilmeden yüzmeye başladım.

Bacaklarımı, vücudumun her yerini kolaylıkla kontrol edebiliyordum. Yunuslarla yarıştım. Su, o kadar berrak ve

ılıktı ki… Sonra etrafıma baktım. Binaları, camileri seyrettim. Yüzerek İstanbul’a gelmiş olmalıyım dedim. Buraya kadar gelmişken İstanbul’u gezmemek olmaz dedim. Bir beyaz martı belirdi gökyüzünde. ‘Beni takip et’ der gibi etrafımda uçuşuyordu. Onu takip ettim, yüzerek. Sonra karaya çıktım, yürüyerek takip ettim. Şehre gelmiştim. Hiç insan yoktu. Neredeler diyerek etrafa bakınıyordum. Mutluluğumun yerini endişe aldı biraz sonra. Mavi gitti gökyüzünden, grileşti.

 

Bir uğultu duydum. Binalar biraz sonra kumdan kaleler gibi dağılmaya, toz olmaya başladı. Çiçekler soldu. Martım gökyüzünde korkuyla çırpınmaya başladı. Deniz tarafına doğru kanatlandı. Ben denize baktım. Su alabildiğine insan doluydu. Sudan çıkmaya çalışıyorlardı ama yapamıyorlardı. İradeleri ona yetmiyordu. Benim gibi felçlilerdi sanki. Benden yardım istiyorlardı. O an bacaklarım, vücudum yine hareket etmiyordu. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Bir ses duydum o an; ‘Gözyaşları düştü suya!’ diyordu. Kimden geldiğini göremiyordum bu sesin. Sonra babamın olduğunu anladım. Geldi babam, alnımdan öptü. ‘Eve git kızım, yapabileceğin bir şey yok’ dedi. Uyandım. Uyandığımda yağmurun taneleri düşüyordu penceremize.’ dedi Firdevs, ince bir göz yaşı yanağından süzülürken.

 

Ne kadar açık, ne kadar harika bir rüyaydı. Ve bu rüyanın getirdiği çok kar olacaktı bana. Daktilomu toplayıp, annesiyle sözleşmemizi yaptım. Bana bu koleksiyon pahalıya mal oldu ama değdi. Horlayan muhtarı uyandırıp, onun kalan bakiyesini de verip, evden çıkmak için ayaklandım. Firdevs’e baktım. Belki bu alemden daha mutlu olduğu aleme, rüyalar alemine göçmüştü. Biraz seyrettim onu, o uyurken. Arabama geçer geçmez hemen koleksiyonum için hatırı sayılı müşterilerimi keyifle ve sabırsızlıkla aramaya başladım.

 

Bunlardan biri de İstanbullu iş adamı Mümtaz beydi:

 

‘Mümtaz Bey selamlar. Refik ben. Harika bir koleksiyon aldım biraz önce. Size de getirisi çok olacak, harika bir imalat fikri vereceğim bu koleksiyonumdan ilhamla. ‘Ceset torbası!’

Evet, evet, yanlış duymadınız, ceset torbası. Çok karlı bir yatırım olacak, inanın. Yakın bir zamanda yüz binlerce ihtiyaç olacak, yüz binlerce!’

 

 

 

SERKAN ÖZTÜRK- HOLLANDA, 2021

 

 

 

 

Hikaye ve Çizim: Serkan Öztürk