Son güncelleme:

Hikaye: Dilan Kılıç

Fotoğraf: Alexander Zvir

“Ulan hayırsız adam! Bak Necip Usta seni sorup duruyor. İşine gücüne git beni rezil etme adama.”         Üzerine “Adam olmaz!” etiketi yapıştırılıp kaderi terse döndürülen çocuklardan biriydi Arif. Oysa sadece bir dersten, o da hasta olduğu için, geri kalmış sınavlarını geçememişti. Ara tatildeyken ikinci dönem için çalışmaya başladığındaysa kendini Necip Usta’nın dükkânında elinde kalem yerine İngiliz anahtarı tutar hâlde bulmuştu.

 “Baba kaç yaşıma geldim Allah aşkına yeter artık. Okumak istedim engel oldun. Bari…”

“Bari mi? Ne bari ulan ne barisi? Sokaklarda şapka açıp el âleme madara ediyorsun kendini!”

Arif derin nefes aldı. Bir süre içinde tuttu soluğunu.

İçimdekileri söylesem mi daha çok pişmanlık duyarım yoksa söylemesem mi?

“Haklısın baba! Bari falan yok. Bari bırak şunu yapayım da demiyorum. İzin almıyorum senden. Bugüne kadar senin yazdığın hayatı yaşadım ama bitti. Batsam da çıksam da ben kendi yolumu çizebilirim artık. Bu benim hayatım. Senin değil. Ben istediğim, mutlu olduğum şeyi yapacağım. Emin ol gerçek Arif Gönül’ü gördüğünde kendine çok kızacaksın bunca zaman için.”

 “Yürü lan gözüm görmesin seni. Bir bok olmaz senden bu kafayla. Gerçek Arif Gönül olacakmış da, kendime kızacakmışım da hass… ulan!”

Ebeveynler çocuklarına yazdıkları kaderde o kadar çok imla hatası yapıyordu ki çoğu zaman. Çok ağırdı bu hatalar ve hiçbir uzman düzeltemiyordu ne yazık. En çok da babaların hataları acıtıyordu.  Ama Arif gibi çocuklar, ailesi bile olsa başkaları tarafından kendisine yazılan bu rolleri değil, kendi yazdıklarını yaşamayı seçiyordu. Belki biraz eksik kalıyorlardı ama… 

Babasına rağmen liseyi açıktan okuyup bitirdi. Üniversite sınavına gireceğini babası öğrendiğinde Arif’e yapmadığını bırakmadı. Sınava göndermedi. Bir hayali yıkıldı ama kendine yeni bir yol çizmek için de elindeki kalemi asla bırakmadı. Arif’in istediği sadece şarkı söylemekti. Dağa, taşa, börtü böceğe, onu anlayabilecek herkese, her şeye içindeki coşkuyu bazen de hüznünü haykırmaktı. 

Hayatın Arif’e biçtiği kader bu olamazdı. Hayalleri vardı, kabul etmiyordu bu rolü. Küçükken dedesi,      “İyi düşün iyi olsun. Allah vermeyeceği şeyin hayalini kurdurtmazmış evladım. Sen kur düşünü, ne olursa olsun elbet zamanı gelince istediğin yere varırsın.” diye öğütlemişti hep.  Arif de dedesinin öğüdünü muska yapıp astı boynuna. Hiç çıkarmadı.

Arif çıkmak için hazırlanırken babası hâlâ söyleniyordu. Neşet’ini omzuna attığı an bütün dertlerini unutuyor, babasının sesi giderek azalıyordu kulaklarında. 

Sessizce evden çıktı, İstiklal’e doğru yürüdü. Yürürken söyleyeceği parçaları mırıldandı. Sesini açarak kendince küçük bir prova yaptı. Çiçek Pasajı’nın karşısındaki köşesinde hazırlığını yaptı. 

Şapkasını almayı unutmuştu, ceketini serdi yere. Aldı Neşet’ini eline. Vurdu tellerine.

                                                                            

  (1)                                      Darıldım darıldım ben sana canım böyle mi olacaktı?

                                                                                    …

Babasının yanında bunca yıldır bir mahpustan farksızdı. Ona olan öfkesini de bu türküyle atıyordu şimdilik.

Ezberleyebildiği kadarıyla bütün dillerde şarkılar söylüyordu Arif. Kürtçe, İngilizce, Rumca, Ermenice, Arapça, Farsça… İstanbul her dilden insanın tek memleketiydi Arif’e göre. Neşet’in tellerine vurdukça etrafındaki insanlar daha da kalabalıklaşıyor, keyfi de yavaş yavaş yerine geliyordu.  İstiklal ise coşkun bir su gibi durmadan akıyordu.

                                                                                         

   (2)        Bahçaneri xod gilli , tsoren karixıt gılli                  Bahçelerde ot olur, buğday, arpa bol olur

            Dığan axçıga orrun, poğotsneru xent gılli                Oğlan kızın aşkına, sokakların delisi olur

                                                                                                             

Halaylar, danslar durmuyordu. Neşet’iyle birlikte caddeyi baştan sona turluyor, yüzü asık birini gördü mü hemen yanına yaklaşıp tebessüm etmelerini sağlıyordu şarkılarıyla. Hatta bazen salya sümük ağlayan insanlar bile bir anda kendilerini halayda ya da şarkı söylerken bulabiliyordu. 

                                                                                         

  (3)Kese nekin be imano, kese bikin jin û jiyano                Kimseyi îmansız bırakmayın, kimseyi hayatsız bırakmayın.

                                                                                                             

Yaşama sevinci, coşkusu, hayalleri, umutlarıydı aslında onu bu kadar güçlü kılan. Ne olursa olsun bir gün istediği hayatı yaşayacağını biliyordu. Dedesinin sözlerini hatırladı. Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında bir bulut gördü. Dedesine benzetti. Neşet’in telinden notalar, Arif’in ise dilinden sözler döküldü kendiliğinden. “Dedem senin için…”

                                                                                           …

   (4)                                                     Gel gönül uslan gönül, zulmetme bana gönül

                                                             Koşa koşa yoruldum gelme peşimden gönül

                                                                                           

Sonra bir gün, güneşin tam o batarken boyandığı kızıl renkten lüle lüle saçlar dolandı Arif’in gönlüne. Oradan da Neşet’in tellerine… Arif’in dili tutuldu. Sazı, sözü unuttu. Yemyeşil bir ormana daldı o gün Arif ve bir daha hiç çıkamadı o ormandan. 

Artık her gün aynı saatte kızıl saçlı güzelin geçtiği yöne doğru türkü söyleyerek yürüyordu. Her seferinde bir adım daha yaklaştı. Ormanın derinliklerine doğru tekrarladı aynı sözleri. 

                                                                                           

  (5)                                                                     Aşkınan bakışan göze

                                                                          Doyulur mu doyulur mu? 

                                                                                           

Kız sadece tebessüm edip yoluna devam etti.

Sonunda kararını vermişti Arif. Bir şekilde açılacaktı. Babasına görünmeden en güzel kıyafetlerini giydi. En güzel kokusunu sürdü. Aynanın karşısında konuşma provası yaptı. Burada bile heyecandan kıpkırmızı olmuştu.

 “Kalbim çıkacak be Neşet. Nasıl olacak ki böyle? Ulan ya terslerse beni. Belki şimdilik adını öğrensem gerisini sonra hallederiz ha, ne dersin? Neyse hadi bakalım rast gelsin.” Bağlamasına bir öpücük kondurup özenle kılıfına yerleştirdi. Mırıldana mırıldana çıktı evden. İstanbul’a bıraktı kendini. Rüzgâr, Arif’i usul usul yerine doğru götürdü. 

Saatine baktı. Daha on beş dakika vardı. Sanki bir ömür beklemişti bu anı. Adını bile bilmediği biri için dakikaları sayıyordu. Ve son bir dakika. İşte geliyor. Nasıl da güzel gülüyordu. Cennet dedikleri yer, bu kızın gözlerindeki orman olabilir miydi? Pekâlâ olabilirdi.

“Hadi Neşet’im utandırma beni be. Allah’ım yardım et.”

                                                                                               …

  (6)                                                                      Ben bilmezdim sevmeyi

                                                                                 Sen koydun aklıma

                                                                                     Kuşları, maviyi

                                                                                               

Kız durdu. Arif’in kalbi atmayı bıraktı eline ayağına dolandı sanki. Kız gülümsedi. Elleriyle Arif’e bir şeyler anlatmaya çalıştı. Arif anlamadı. Kız bir daha güldü. Arif’in tatlı heyecanı pul pul oldu yere döküldü. Ne yapması gerektiğini bilemeden şaşkın bir şekilde kızı arkasında bırakıp evine doğru yürüdü. Kızın gülümsemesi soldu aniden. Gözleri buğulandı. Öylece bakakaldı ardından. 

İki ay boyunca İstiklâl’e uğramadı. Bağlamasına da hiç dokunmadı.  Videolar izledi. Bir yerlere gidip geldi. Notlar aldı. Yazdı çizdi. Çalıştı…  Kız ise her gün geçmeye devam etti aynı yoldan, Arif’i görme umuduyla. İki ayın sonunda hazırlandı, kokularını sürdü. Neşet’i taktı omzuna, aktı hayata. Yerine geçti. Kılıfından çıkardı Neşet’i, kenara koydu usulca. Sonra bir göz kırpıp başladı türküsünü söylemeye. Elleriyle…

Her zamanki seyircileri bu sefer şaşkınlıkla izliyordu Arif’i. Ama anlamasalar bile garip bir şekilde ritim de tutuyorlardı. Diğer dillerdeki gibi ezberlememişti üstelik bu türküyü. Henüz çok yeniydi ama her harfini her kelimesini zihnine kazıyarak öğrenmişti. Daha çok yolu vardı. 

Saat yaklaşıyordu. Aynı heyecanla tam zamanında durdurdu kızı. O gün öylece bırakıp gittiği için mahcuptu biraz. Kız ise Arif’i tekrar gördüğüne öyle mutlu olmuştu ki. Kocaman gülümsemesi Arif’i rahatlatmıştı.  En son dilinden dökülen türkü bu kez ellerinden döküldü. Kızın kalbine sardı kendini.

                                                                 B E N   B İ L M E Z D İ M  S E V M E Y İ

                                                                     S E N   K O Y D U N   A K L I M A

                                                                            K U Ş L A R I ,  M A V İ Y İ

 Kız, Arif’i durdurdu. Adını söyledi. N A Ğ M E.  

Nağme, yanağına küçük bir buse kondurup devam etti yoluna. Arif’in bütün şarkısı, türküsü, sesi tek bir nağmede toplandı. Artık sadece o nağme dökülecekti dilinden, kalbinden, ellerinden… 

Arif’in başı döndü, karnına ağrı, tatlı bir ağrı, saplandı, bacaklarıysa bedenini daha fazla taşıyamayacaktı. Nihayet bir iki adım atabilmeyi akıl etti. İlerdeki banka bıraktı kendini. Biraz sonra toparlandı. Bu sefer karnında, kıpırdanmalar başladı. Bir anda ayağa fırladı. Bağlamasını aldı. Avazı çıktığı kadar gür bir sesle söyledi türküsünü. İçinde kıpraşıp duran kelimeler kelebek olup göğe yükseldi.  

                                                                                          …

 (7)                                                                    Bir çift sevdalı bakışın

                                                                           Aşk ateşi ruhumu sardı

                                                                             Öyle güzel, öyle derin

                                                                           Öyle yeşil gözleri vardı

                                                                                        …

Ertesi gün saatinden önce kalabalığın arasında gördü Nağme’yi. Ulan Arif, geç mi kaldın yoksa? Yoo, daha iki saat var. O zaman… Allah’ım Nağme’m…

Nağme insanların arasından sıyrılıp Arif’e doğru yaklaştı. Türküsünü bitirmesini bekledi. Dinleyiciler büyük bir coşkuyla alkışladı Arif’i. 

“N A S I L S I N ?”

“İyiyim, sen ?” Ah! Kafan gitti oğlum iyice senin de. “İ Y İ Y İ M, S E N ?”

“T E Ş E K K Ü R L E R.  B İ R   P A R Ç A   D A   B İ R L İ K T E  S Ö Y L E Y E L İ M   Mİ ?”

Bu kadarını da beklemiyordu Arif. Aylar önce konuşmaya bile cesaret edemediği kızla şimdi birlikte burada, İstiklal’de türkü söyleyeceklerdi. Hâlâ inanamıyordu. Donup kalmıştı. Nağme parmağını şıklatıp kendine gelmesini sağladı. Teklifini yineledi. Arif heyecanla başını salladı.

“T A B İ  Ç O K   M U T L U   O L U R U M.”

Kaşların Karasına isimli türküyü bilip bilmediğini sordu Nağme. En sevdiği türküymüş. Neşet Baba’yı bilmeyen insana ayıptır be. Önce Arif başladı. İşaretiyle de ardından Nağme devam etti. 

                                                                                              …

(8)                                                                           Kaşların kara kara

                                                                         Açtı  B A  Ğ R I M A  Y ARA

                                                                         Başka tabip İ S T E M E M

                                                                          S E N S İ N  derdime çare

                                                                                             …

Birlikte öyle güzel bir ahenk tutturmuşlardı ki insanlar durup dinlemeden geçemiyorlardı. Parça bittikten sonraki alkışlar, ikisini birden göklere çıkardı. Nağme selam vermek için Arif’in elini tutmak istediğinde, Arif gökyüzünden inip Nağme’sinin gözlerindeki ormanda soluklandı.

Günlerce sabahtan akşama kadar aynı mutlulukla, söylediler, dans ettiler, güldüler… En güzeliyse bu sürede birbirlerini tanımalarıydı. Arif, Nağme’nin sesi olmuştu. Nağme’yse onun en büyük uğuru olacaktı.  

Bir akşam Arif ile Nağme toplanacakları sıra, kırklı yaşlarında, güler yüzlü, şık giyimli bir kadın yaklaştı yanlarına.

“Merhaba. M E R H A B A.”

“Merhaba, buyurun.”

“Oya Gündüz. Boğaziçi’nde müzik bölümü başkanıyım.  G Ü N L E R D İ R   S İ Z İ   İ Z L İ Y O R U M  ve açıkçası çok etkilendim. Uyumunuz, coşkunuz o kadar M U T L U   E T T İ  ki beni.  Harika bir şov  Y A P I Y O R S U N U Z.”  İki kartvizit çıkardı çantasının ön cebinden. Nağme ve Arif’e uzattı. “Eğer sizin için de uygun olursa, isterseniz işitme engelliler için de ayrıca aynı anda internet yayını yapmayı planladığımız bir radyo programı projemiz var. Normalde öğrenciler dışında proje katılımcısı alamıyoruz ama bize önemli şeyler katabileceğinizi düşünüyorum.”

İkisi de şaşkın şaşkın bir ellerindeki kartlara bir kadına bakıyordu. 

“Oya hocam çok memnun olduk. Çok teşekkür ederiz ama lise mezunuyum ben. Bir şeyler katmaya çalıştım tabii ki bu zamana kadar kendime… De radyo programı yapacak kadar bir bilgiye sahip değilim ama çok çabuk öğrenirim. Nağme de isterse seve seve. Zaten kendisi de okulunuzda Çeviri Bilimi Bölümü’nde okuyor.”

“A çok G Ü Z E L. Dediğim gibi farklı bir ışığınız var. S İ Z İ N  G İ B İ  Y E T E N E K L İ  G E N Ç L E R İ N kendilerini keşfetmelerini sağlamak, ülkeye kazandırmak bizim asıl işimiz.”

“N A Ğ M E   N E   D E R S İ N?”

“K A B U L   E D İ Y O R U M   H O C A M. “

Bu Arif için büyük bir fırsattı ve Nağme bunu biliyordu.  Arif’i cesaretlendirmek için devam etti. 

“B E N İ M   İ Ç İ N  DE  G Ü Z E L  B İ R  T E C R Ü B E   O L U R.”

Ertesi gün sözleştikleri gibi okulda Oya Hoca ile buluştular. Bir aylık eğitimin sonunda Arif kırkyıllık radyocular gibi neredeyse her şeyi tastamam biliyordu artık. Bu sırada en büyük destekçisi yine Nağme’ydi. Dersinin olduğu günler dışında bir kere bile yalnız bırakmamıştı. 

Yayın günü geldiğinde ikisi de çok heyecanlıydı. Her zamanki gibi Arif’in heyecanı daha yüksekti. Nağme ise biraz sakinlemiş Arif’e yardımcı olmaya çalışıyordu.

Radyodaki görevli öğrencilerden biri radyo cihazlarını kontrol etti. Diğeriyse internet canlı yayını için gerekli olanları ayarladı. Yayına hazırlardı. Arif kulaklığını taktı. Nağme’ye baktı. Nağme sıcacık gülümsedi. 

Arif o an içinden hayata, Nağme’ye, dedesine ve en çok da babasına teşekkür etti. Babası onun hayallerinin önünde koca bir engeldi. Ve bu engeli yıkabilmek için kendine söz vermişti. Bir yönden de babasıydı aslında onun Arif olabilmesini sağlayan. Nağme’yse hiç beklemediği bir anda çıkmıştı karşısına ve uğur getirmişti. Hayallerinin gerçekleşeceğini bildiği fakat zamanını ve nasıl olacağını bilemediği bir anda hayat, Arif Gönül olma şansını sunmuştu ona.

“Herkese merhaba. Ben Arif Gönül…”

1- Dargın Mahkûm   –  Mahzuni Şerif
2- Bahçanari Xod Gilli   –  Anonim – Ermeni Halk Türküsü
3- Mirkût   –  Anonim – Kürt Halk Türküsü
4- Gönül Senin Elinden  –  Halil Damdam
5- Doyulur Mu?  –  Neşet Ertaş
6- Ben Bilmezdim Renkleri   –  Hirai Zerdüş
7- Öyle Yeşil Gözleri Vardı  –  Taner Şener
8- Kaşların Karasına  –  Neşet Ertaş