Solaris

Solaris

Sanat filmlerinde spoiler endişesi taşımamaktayım, zira her izleyişinizde kendi his dünyanızdaki hal diliniz ve düşüncelerinizle değişim gösterir anladıklarınız ya da anlayışınız.

 

Yazı: Kseyne Nuran Gülesin 

 

 

Yönetmen: Andrey Tarkovski
Yapımcı: Viacheslav Tarasov
Senarist: Fridrikh Gorenshtein, Andrey Tarkovski
Hikâye: Solaris (Stanislaw Lem)
Oyuncular: Natalya Bondarchuk, Donatas Banionis, Jüri Järvet, Vladislav Dvorzhetsky, Nikolai Grinko, Anatoly Solonitsyn
Müzik: Eduard Artemyev
Görüntü yönetmeni: Vadim Yusov
Sanat yönetmeni: Lyudmila Feiginova
Dağıtıcı Visual Programme Systems: (Birleşik Krallık, 1973)
Çıkış tarihi: Fransa, 13 Mayıs 1972 (Cannes Film Festivali), SSCB, 20 Mart 1972
Süre: 165 dakika
Ülke: Sovyetler Birliği
Dil: Rusça

 

“Birisiyle uzunca yaşadığında kelimeler yetersiz kalır…”
“Ya eylemimiz ileriye doğru değilse, geri dönmeyi göze alıyor muyuz?”

Solaris (Rusça: «Солярис», tr. Solyaris), Kaybolan Oğul, 1971’de çekimi yapılan film 1972 yılında gösterime girmiş Sovyet sanat filmidir. Yapım ve yönetmenliğini Andrey Tarkovski’nin üstlendiği film, Polonyalı yazar Stanislaw Lem’in aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Film genel itibariyle, Solyaris adlı bir gezegenin yörüngesinde bulunan uzay istasyonunda yaşanan ruhsal yolculuğu anlatmaktadır. Solyaris gezegeninde bulunan okyanusun bilinçalt(lar)ına girerek kendi belleklerine ayna, bir çeşit yansıma oluşturması ile bu istasyonda yaşayan kişilerin ruhsal iniş çıkışlarını ve geçmişte yaşad(tt)ıkları acıların bir çeşit sorgula(n)ma ve kişisel olgunlaşma, arınma yolculuğunu anlatmaktadır.

Solyaris adlı bu gezegenin yörüngesinde bulunan uzay istasyonunda tanık olacağınız olaylar zinciri ve filmin konusu itibariyle, (izlemeyenler için) bugüne kadar neden izlemedim diyeceğiniz bir başyapıt. Solyaris, döneminde çok eleştirilere maruz kalsa da Tarkovsky’ nin bir şiir gibi dokuduğu filmlerinde, Sinemanın Tolstoy’una, sinema şairliğinden sinema ressamlığına yükselişinin en güzel örneklerinden biri olduğu kanaatindeyim. Zira Solaris filminin hemen her karesinde Rembrandt’ tan Vincent Van Gogh’a birçok ressamın tablolarının içinde geziyor gibi hissedersiniz. Solyaris’in, 1969 yapımı Stanley Kubrick filmi 2001: A Space Odyssey ile sıklıkla karşılaştırılmıştır. Konu itibariyle aynı olsa da anlatış, filmi izleyiciye sunuştaki farklılığı göstermektedir. Doğu ve Batı medeniyetleri arasındaki bitmek bilmeyen üstünlük mücadelesi bu iki filmde de karşımıza çıkmaktadır. Batı medeniyetinin büyük bir çoğunluğunda, bilgi yüceltilir, bu hayatta mükemmele ulaşabilmek için bilimin ana unsur olduğuna inanılır. Bu inanç gereği bilimsel çalışmalar yapılmalı ve insan ırkı hedeflediği üst noktaya yani mükemmelliğe ulaşmalıdır. Doğu uygarlığından Rusya’da ise durum tamamen farklıdır. Bu farklılığı, (Stanley Kubrick, 2001: A Space Odyssey)’i vizyona sokan Amerika’nın karşısına bir anti tez gibi (Solyaris)’i çıkarır. Andrey Tarkovski, 2001’i izlediğinde filmi beğenmediğini “steril” bulduğunu söyler. Çünkü steril kelimesi, ayrışmayı, yani bir noktada sterilizasyon işlemine uğrayan maddede herhangi bir canlı organizma-mikroorganizmanın bulunmadığını mükemmel derecede temiz olmasını temsil eder. Bir çeşit kusursuzluk… Oysa gerçek hayatta bu mümkün değildir. Tarkovski’ye göre insanın ve doğal yaşamın içinde mükemmellik yoktur. 2001 Filmi mükemmelliği nedeniyle sinemanın ana unsuru olan insanı özünden ve doğallığından alıp koparmıştır. Solyaris ise tam tersi mükemmel değildir. Filmin gezegende çekilen kısımlarında özellikle eksikler hatta amatörlükler vardır. Tarkovsky’nin bilinçli tercihidir bu! Çünkü Tarkovsky’nin asıl amacı gösterişli bir uzay yolculuğu anlatmak değildir. İlgilendiği ve odaklandığı unsur, insanın kendisini sorgulama ve olgunlaşma sürecindeki bir çeşit içsel yükselişinin (ya da yolculuğunun) sancılarıdır.

 


Film muhteşem bir manzara içinde Chris’in yürüyüşü ile başlar. Suyun içinde ahenkle dans eden yemyeşil bitkilerin salınışı, bir gölet, yemyeşil ağaç ve bitki örtüsünün içinde duran iki katlı şirin bir ev hemen yanına bağlanmış beyaz bir balon… asalet, özgürlük, arzu ve hayallerin gerçekleşmesinin temsilcisi bir atın girişiyle muhteşem tablodaki yolculuğu başlatır Tarkovsky… Arınma, temizlenme, bereket, huzurun temsilcisi yağmur yağmaya başlar… masadaki geçmişin izlerini taşıyan naif çay takımı, ısırılmış elma… (ısırılmış elma göndermesini Nostalghia filminde de şahit olursunuz. Adem ve Havva’nın dünyaya ceza olarak gönderilmiş olmasına vesile olan, vesile olan diyorum çünkü “yaşamak” gibi muhteşem bir hediyeye sahip olmamızı bu olaya borçluyuz belki de, en büyük arınmanın bazen en büyük günahtan arınmada saklı olması gibi, kim bilir…) annesinin hep hüznü, bir hata yapmış olmanın verdiği mahçubiyeti yansır film boyunca, yasak elmayı yemesinden kaynaklıdır belki de…

 

Burton, Solyaris gezegeninden dönmüş orada yaşadığı ve gördüğü olaylar zincirini sorgulanmaktadır. Burton sisle kaplanmış garip bir okyanustan bahsetmektedir. Sisin bir anda çekildiğini güzel bir bahçe içindeki evi ve küçük, çıplak yeni doğmuş bir bebeğin vücudu gibi ıslak ve yapışkan bir madde ile kaplı mavi gözlü, çok büyük (20 fit kadar) bir çocuk gördüğünü anlatır. Bilim kurulu anlattığı olayları inanılır bulmaz, bir çeşit sanrıdan ibaret olduğu kanaatine varır. Ancak yine de Solaris’te yaşanılanları anlayabilmesi ve orada kalan mürettebata yardımcı olabilmesi için Psikolog Chris istasyona gönderilir. Kendisini ve yaşadıklarını anlamayacaklarını anlayan Burton susar… daha önce uzay istasyonunda gördüğü manzaradaki evi ve sahibini Chris’in babası ile tanışmış oğluyla ziyarete gitmiştir. Chris’e yaşadıklarının gerçekliğini anlatmak için çabalar ancak Chris, Batı uygarlığının bir temsilcisidir, koşulsuz bilgiyi savunmakta ve aldığı tüm kararları akla ve mantığa dayandırmaktadır. Burton’ u dinlemez fakat Burton’dan içten içe etkilenmiştir. Chris elindeki tüm tezlerini, araştırma notlarını bahçede yakar. Burton oğlunu da yanına alarak oradan öfkeyle ayrılır. Hızlı çekimle dakikalarca gösterilen arabası ve oğlu ile yaptığı yolculuk, zaman, trafiğin akışı aynı yönde giden araçlar, hız, sesler aslında Solaris’te yaptığı içsel yolculuğun hızlandırılmış halini yansıtır bize. Temizlenmiş arınmış Burton tekrar şehrin trafiği içinde dünya hayatına, şehrin kaosuna girer…Solyaris’de yaşadıkları Chris’i değiştirecek ruhsal bir yolculuğa (bizcesi seyr-i süluk:) çıkmasına sebep olacaktır. Okyanus düşünebilen aynı zamanda istasyona gelen insanların ruh dünyasına girebilen ve acı çekmelerine sebep oldukları insanların ölümsüz prototiplerini, bu sorgulama içine girecek kişilere ziyaretçi olarak göndermektedir. Herkes kendi yaşattığı acının bedelini er geç ödeyecektir. Af dileyene ya da affedilene kadar… Burton ihmal ettiği oğluyla yüzleşmiştir Solaris’te… Guibarine ve Dr. Sortorius ve Snout ise kendi hesaplaşmaları ile yüzleşmektedir. Guibariane tüm bu yaşadıklarına, yüzleşmelere tahammül edememektedir. İntihar öncesi kayda aldığı videosunda kimsenin onu anlayıp yardım edemeyeceğini, ancak kendi kendisinin yargıcı olabileceğini ifade eden bir video çekmiştir. Bir gün Kelvin’in (Chris) oraya geleceğini bilmektedir. Sadece onun kendisini anlayabileceğine inanmış ve ona bir not bırakmıştır. Bıraktığı videonun sonunda bir kız çocuğu elinde bir bardak sütle gelir, ikram etmek ister fakat Guibariane elinin tersiyle kızı iter ve elindeki şırıngayı doldurur…

“Gece kutsal bir zamandır.” 
Ve başlasın Faust ile şeytanın savaşı!..

Kelvin’in istasyona gelmesi ile yolculuğu başlar. İstasyona keşfe çıkan Chris yorgun düşmüştür. Uykuya dalar. Okyanus onun ilgisizlik ve sevgi yoksunluğu içinde bıraktığı ve bu nedenle intihar etmiş karısının bir prototipini gönderir. Defalarca ondan kurtulmaya çalışır her seferinde hayata yeniden döner karısı Hari, tıpkı dünyada onu umutlandırıp küçük sevgi kırıntıları ile ilgileniyormuş gibi hissetmesini sağlayıp tekrar yalnız bırakışı gibi, ruhu ölüp ölüp tekrar dirilmekte, bu döngü bir türlü bitmemektedir.

Hari’ye yaşattığı acı ve ona hissettirdikleri bir bir hücrelerine işlemektedir. Tekrar Hari’ye âşık olmuştur. Hari gibi Chris’te acı çekmeye başlar. Hari’nin prototipi, Chris’in gerçek sevgisi ile insan olmaya başlamıştır. Gerçek Hari’nin hissettiği tüm acıları yaşamaktadır. Sevginin gücünü anlatan bu bölüm manidardır… Okyanus ve girdap, sisler içindeki korkutucu devasa büyüklüğü adeta Chris’in ruhsal yolculuğundaki zorluğu, hesap vermenin ağırlığını anlatmak istemektedir… Chris’in çocukluğu, karısı ile ilk tanışması film şeridi gibi geçer gözünün önünden tıpkı öldükten sonra çekileceği hesabın ön rövanşı gibi…

Hari, Chris’e tekrar tekrar “beni seviyor musun?” diye sorar, Sevgisizlikten ölmenin ne demek olduğunu bilen Hari, Chris’in onu sevdiğine inanmamaktadır.
Chris, “Seni seviyorum. Ancak sevgi deneyimleyebileceğimiz ama asla açıklayamayacağımız bir his. Sadece sevgi düşüncesi açıklanabilir. İnsan sadece kaybedebileceklerini sever: Kendisini, bir kadını, ülkesini… Bugüne kadar sevgi insan ırkı için ulaşılamazdı. Belki de burada (Solaris’te) olmamızın nedeni, insanın kendisini sevginin nedeni olarak deneyimlememiz içindir,” der.
Bu ifade artık Chris’in hesaplaşmasını, içsel yolculuğunu tamamlamaya başladığının en büyük göstergesi değil midir sizce de…
Chris’in saçı arınma ve temizlenmenin bir çeşit melekleşmenin göstergesi olarak beyazlamaya başlar. Chris, Hari’den af diler… okyanusun üstündeki sis gider, girdap durulur… 
Hari ”Nasıl uyunur bilmiyorum. Uykuya benziyor ama uyku değil, içimden gelmiyor, çok uzaktan… uyku içinde uyku gibi, yine de bir uyku gibi… ” bu sözleriyle ölümü tasvir eder Hari ve uykuya dalar Chris’in yanında, sevildiğine inanmanın verdiği huzurla…
 “Nereden geldiğimi bilmiyorum, sen biliyor musun?”
Snout her ikisini de doğum gününü kutlamaya davet eder. Dr. Sortorius, Chris ve Hari, Snout’un gelmesini uzunca bir süre beklerler, takım elbisenin bir kolu sökülmüş Snout ciddi bir hesaplaşmadan çıkması nedeniyle gecikmiştir. Chris ve Dr. Sortorius kitap okumaktadır. Snout okudukları kitapların anlamsızlığından ve zaman kaybından başka bir işe yaramadığından bahsederek fırlatır ellerindeki kitapları yerine Chris’e evinin masasında da duran Don Kişot romanını tutuşturur.  “Gece gelirler… Oysaki gece insanların uyku ihtiyacını gidermek için gerekli… bu bizim sorunumuz insan uyku hediyesini kaybetti… ” “bir çeşit uyku gibidir ölüm.”
…ölünce uyanırsın uykudan… Faust! Sortorius, ölüme çare arama çalışmalarına devam etmek için çekilir aralarından. Snout kendi mücadelesine döner. Hari ve Chris baş başa kalır. Yer çekimi birkaç dakikalığına kesilmiştir… oda adeta kiliseye döner, tavanda asılı avize sallanır, üçlü şamdan ve Don Kişot romanı havalanır, tıpkı Hari ve Chris gibi… Hari affederek Chris affedilerek tüm yüklerinden kurtulmuş adeta melekleşmiş ve birbirlerine olan sevgilerinin gücü ile yükselmişlerdir. Kimsenin inanmadığı Don Kişot maceralarının anlatıldığı belki de gerçekliğini sadece Don Kişot’un bildiği romanın yanlarında yükselişi, mumların sönmeden havada salınışı manidardır. Chris kendisinden başkasının deneyimleyemeyeceği, bunca yıl araştırdığı, öğrendiği, eğitim aldığı, emek harcadığı bilimin ötesinde, gerçeklerle yüzleşme, hesaplaşmanın, bu içsel yolculuğun ruhunu hafifletmesi ile huzuru bulmuştur…
“İnsanın Hakikat’e olan yolculuğu “Bilgi” tarafından engellenir” ve “Soru sormak bilme arzusundan kaynaklanır. Ancak en basit insani hakikatleri korumak için gizeme ihtiyaç vardır. Mutluluğun, ölümün, aşkın gizemlerine…”
Tarkovski, Solyaris filmi ile insanın hakikate olan yolculuğunun tamamen bilgiden geçmediğini, aksine bu yolculuğun bilgi tarafından bazen sekteye uğratılabildiğini, çünkü insanın gerçeğe ancak aşk, ölüm, sevgi ile kavuşabileceğinden bahseder… 
“Tolstoy’un genel olarak insan türünü sevmek yolundaki ıstıraplarını unuttun mu?”
“insanlık, dünya, bugüne kadar aşka giden bir yol bulamadı…”
Chris, “Guibarine gerçekte nasıl öldü? Anlatmadınız… İnsanlık kurtuluşunu utancında bulacak…” diyerek kendinden geçmiştir. Hari ve Snout Chris’in kendini gerçekleştirme, arınma yolculuğundaki vazifelerini tamamlamanın verdiği hazla Chris’in koluna girerler… yatağına yatırırlar tıpkı hastalıktan kurtulma aşamasındaki (nekahet dönemindeki) bir insanın halsizliği, sükunetini yaşamaktadır. Günahlarından kurtulmuş olmanın verdiği haz içindedir…
 Chris, “Her neyse, görevim bitti. Şimdi sırada ne var? Dünya’ya dönmek mi? Her şey yavaş yavaş normale dönecek. Yeni ilgi alanları, yeni arkadaşlar bulacağım. Ama kendimi onlara tam olarak veremem artık…” der.  Evine döner… 
Chris’in tezleri, araştırma notları bahçede hâlâ yanmaktadır. Evinin penceresinin dışından bakar, tavandan su sızmaktadır. Yaptığı bu içsel yolculuk, evine ait olduğu yere, aslına dönmesine sebep olmuştur. Babasına olan kızgınlığı gitmiş, aslında kendisi için yaptığı fedakârlığın farkına varmıştır. Çünkü annesinin, yasak meyveyi yemesi nedeniyle, ömrü boyunca babasına ve kendisine olan mahcubiyetinin nedenini anlamıştır. Belki de babası Chris’in anne özlemi çekmemesi için ayrılmayıp annesini affetmişti kim bilir… Babası oğlunun özlemiyle yanmaktadır bu sahnede, sırtından duman çıkmaktadır. Chris’in aslına döndüğünü artık rahatlamasını istercesine onu serinleten, tavandan akan su; babasının sırtından aşağı akmaktadır. Bu ateşten kurtulmanın hazzı ile ıslanmak, huzur vermektedir babasına, yıllarca beklemiştir onu.

Ev eskimiş, kendisi yaşlanmıştır ama aynı yerde oğlunu evi harabeye dönse de metanetle beklemiştir yıllarca … Tıpkı affedilmek, arınmak, temizlenmek isteyen ruhları özlemle bekleyen Tanrı gibi.

 

Babasındaki yüce ruhu geç de olsa keşfetmiş olmanın pişmanlık ve mahcubiyeti içinde evine dönmüştür Chris. Babasının önünde diz çöker, yılların özlemi, vazifesini bitirmiş olmanın verdiği haz içinde oğluna sarılır. Evin kenarında asılı duran beyaz balonun uçma vakti gelmiştir. Günahlarından temizlenmiş, arınmış Oğul, gerçek özgürlüğüne kavuşmuş, özüne dönmüştür artık… Tıpkı Hollandalı ressam Rembrandt’ın “The Return of the Prodigal Son” adlı yağlı boya eserindeki gibi…

 

Bir cevap yazın

Lapsus Dergi'ye [email protected] üzerinden ulaşabilir ve yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi gönderebilirsiniz.

Kalem Sürçmesi

lapsus dergi