Turşu Reyonu

Turşu Reyonu

Hikaye: Mu’sab Atıcı

Fotoğraf: Rachel Claire

 

Yine sabah erkenden uyandı. Hava yeni yeni aydınlanıyordu. “Şu yaz saati, kış saati işini iyice karıştırdılar” diyerek her zaman olduğu gibi muhalif düşünceler geldi geçti aklından. Yataktan kalkması ve hazırlanması çok kısa sürerdi. İş yerine gideceği bir saatlik servis yolculuğuna hazırlandı. Kapının eşiğinde anahtarını, cüzdanını ve cep telefonun yokladı. Hepsi bir tamam yerli yerindeydi. Bazen bu yolculukta kitap okumak geçiyordu içimden ama “kodlarımda yok, ne yapayım ?” diye kendini geçiştiriyordu. Çok beklemeden, evinin olduğu binanın ana caddeye bakan tarafından, akşam olunca itiş tepiş dolup taşan sevimiz kafelerin önünden servise bindi. Her zaman yaptığı gibi önce mesai arkadaşlarını selamlayıp arka tarafa doğru ilerledi. Bulduğu ilk boş cam kenarı koltuğa oturdu. Başını cama yaslarken çoktan kulaklıklarını takıp içsel yolculuğuna başlamış olurdu. Gençlik günlerinin en hızlı, duygularının en karışık olduğu zamanlarda Şebnem Ferah dinlerdi. Hayrandı bir kere kadına, “aurası” vardı ki zaten bu kelime onun için icat edilmişti. Kulaklıkta şarkı bangır bangır çaladursun o aklındaki soru işaretleri ile meşguldü, sahi ne olacaktı bu evlilik meselesi? İşi vardı, askerliğini yapmıştı, evi vardı, işe giderken kullanmasa da arabası vardı. Bir de hobi amaçlı küçük bir bahçe almıştı. E daha ne olsundu. Her şey tamamdı, bir tek evleneceği zat-ı şahaneyi bulamamıştı. Ve her geçen gün bu durum daha da vahim bir hal alıyordu. Annesine göre yaşı çoktan gelmiş de geçiyordu. Uzun süre görüşmediği arkadaşları ile hasbelkader bir yerde karşılaşsa ilk sordukları şey “evlendin mi, aday var mı?” oluyordu. Çoğu kez insanların bu evlilik meselesini neden bu kadar kafaya taktıklarını anlayamadığı için kendini suçlu dahi hissettiği oluyordu. Ya onlar çok sorumluydu ya da kendi çok sorumsuzdu. Bu sorunun cevabını hiçbir zaman bulamadı. Ama nasıl evlensin ki? Hayat bir sınav olmuştu onun için. Ailesinin tüm yükünü hiç yüksünmeden sırtlandığında daha çocuk sayılırdı. Bu sınavın ne kadar tekin ve zor geçtiğini beyaz saçları gayet net anlatıyordu. Yıllar acımasızca gelip geçerken çatmıştı işte evlenip bir aile kurmanın vakti. E tabi hayat koşuşturması, iş güç, askerlik derken bir anlık durup nefes al(a)madığından sağında soluna, deli gibi coşup duran hayata hiç bakmamıştı. Birkaç kıza gönül düşürmüşlüğü vardı ama olmamıştı bir türlü. Her savaştan mağlup çıkmış bir komutan gibi dönüp dolaşıp yeniliyordu aşk denilen komutana. Ve her yenilgide daha çok içine kapanıyordu. Arkadaş ortamında, bazen aile arasında evlilikle ilgili şakalar yapıyor bu garip yalnızlığı ile mutlu mesut geçinip gidiyordu. 

Malum, bu iş böyle sürüp gitmezdi. İki kardeşi vardı. Ortanca olan kız kardeşi evlenmişti. En küçükleri olan erkek kardeşi de evlenme yaşına gelmişti çoktan, hatta askerliğini bile yapmıştı. Durumlar böyle olunca tez elden annesi konuya el attı. Çünkü Ona kalsa bekârlık sultanlık demekti. 

O gün akşam iş dönüşünde annesi yüzüne daha bir sevecen baktı. Annesinin bu bakışını çok iyi tanıyordu. “Aha da bir şey isteyecek” diye geçirdi içinden. Çok geçmeden annesi bir bir döktü derdini. Malum konu ile ilgili çalışmaları meyve vermeye başlamıştı. Halasıgillerin apartmanın altındaki süpermarkette çalışan bir kızcağız vardı. Bir defa konuşsa, tanışsa kıyamet kopmazdı ya. Canı kadar sevdiği annesinin isteğine bir süre karşı koymaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Çok isteyerek olmasa da annesinin isteğine boyun eğdi.

Günler peşi sıra geçerken büyüklerin kararlaştırdığı bir yerde beklenen buluşma gerçekleşecekti. Sık sık gün içinde buluşma olayını düşünürken “bindik bir alamete…” diye geçiriyordu içinden. Öyle ki servis yolculuğu esnasında Şebnem Ferah dinlerken artık şarkıların sözlerine o kadar da dikkat etmiyordu. Aklı sürekli bu buluşmayla meşguldü. Bazen kendi kendine mırıldanıyordu. “ Oğlum ne olabilir en çok? En kötüsü de, en iyisi de farketmez bundan saatten sonra. Ya kız çok güzelse? La ya çok çirkinse? Gördüğüm anda ki hayal kırıklığım yüzüme yansırsa. Vallahi yazık olur kıza.” Peki, kendisi ne istiyordu? Nasıl bir evlilik istediği sordu kendine. Görücü usulü evlilik mi? Aşk evliliği mi? Mantık evliliği mi? Ama her seferinde “aman ne olacak ya” deyip konuyu geçiştiriyordu. Gamlı mıydı gamsız mıydı belli olmuyordu. Hayatı hep bir şaka, bir oyun olarak gördüğü doğruydu. Kendine kalsa bu oyunu oynar, vakti gelince de çıkardı oyundan. Ama işte annesi, kardeşleri, çevresi… Hep bir ağızdan evlilik soruluyordu. 

Ve nihayet böylece buluşma günü gelip çatmıştı. Kızın buluşmayı talep ettiği yer biraz garip gelmişti ama varsın olsundu. Kız “iş yerinden izin alamam, benim çalıştığım markete gelsin” demişti. Hoş bundan önce görüştüğü başka bir kızla kızın ailesinin evinde görüşmüştü ya, bundan daha tuhaf bir yer olamazdı. Bu yüzden olacak kızın bu isteğini çok da garipsemedi. 

O gün yine sabah erkenden uyandı. Vücut alışmış bir kere biraz daha uyumak istedi ama olmadı. Kendini yokladı “ La yoksa heyecandan mı uyku girmiyor gözüme?” Aslında ne heyecanlıydı ne korkuyordu, sadece bünyesi alışmıştı. Kaçta uyursa uyusun sabahın erken saatinde kurulmuş gibi fırlıyordu ayağa.  Heyecanlanma kelimesi bir kere yer edince zihninde, biraz rahatsız oldu. Kendini bildi bileli hep soğukkanlıydı. “Şaşılacak şeydi doğrusu” diye geçirdi içinden. Ev sakinleri henüz uyanmamışlardı. Midesinde uçuşan kelebekler biraz bastırılsın diye kahvaltı niyetine bir şeyler atıştırdı ayaküstü. Bir taraftan da hazırlanmayı ihmal etmiyordu. En sevdiği gömleği giydi. Altına güzel bir pantolon uydurdu. Aynanın karşısında gelişi güzel düzeltti saçlarını ve nihayet hazırdı buluşma için. Evden çıkarken yine kapının eşiğinde durup anahtar, cüzdan ve telefon kontrolünü yapmayı ihmal etmedi. Yine her şey yerli yerindeydi.

Binanın önünde duran arabasının kapısını açarken kendi kendine mırıldandı “Bu gömlek pantolon işini çok mu abarttım acaba? Sonra durumuna güldü. “Ne abartması oğlum, bundan bir tık aşağısı zaten yatak pijaması” diyerek rahatlattı kendini. Bir türlü itiraf edemiyordu heyecanlı olduğunu. Böyle meselelerde heyecanlanmak ayıp gibi geliyordu. Çünkü çocukluğundan beri öğrendiği üzere her ne şart içinde olursa olsun çelik gibi bir iradeye sahip olmalıydı. Bu düşünceler içinde yolculuğu bitirmiş, kızla buluşacağı marketin önüne gelmişti. İşte bir adım ötede belki de evlenip yuva kuracağı kızla karşılaşacaktı.

Marketten içeriye kendinden emin bir şekilde girdi. Raflar arasında zamlı etiketleri -gayet memnuniyetsiz şekilde- değiştiren erkek personele yaklaşarak “Kardeşim kolay gelsin ben Gizem hanımla görüşecektim ama kendisi burada mı?” Zaten hayatından bıkmış olan çalışan hiçbir şey söylemeden yorgunluktan çatallaşan sesi ile bağırdı. “Gizem seni soran var” Bu ifade biraz tuhafına gitmişti. “Vay be hizmet sektörü nereye gidiyor? Madem çalışırken bu kadar bıkıyorsun hayatından sen çık da ihtiyaç sahibi biri girsin işe” diye bir biri ardına cümleler sıralandı zihninde. Tam o esnada birkaç reyon arkadan bir ses yükseldi “ Haberim var, gelsin Turşu reyonu tarafındayım buraya gelsin ” bu ses Gizem’in sesiydi. Sesine bakılırsa güzel bir kızdı Gizem,  belki de yüzünün güzelliği sesine yansımıştı. Ama özensizliğine bakılırsa işte o nokta söylenecek bir şey bulamamıştı. O bu kadar heyecanlanmışken -ki bünyesi müsait değildi- az sonra karşılaşacağı kızın bu kadar donuk olması, şaşılacak bir durumdu doğrusu.

Sakin ve yine kendinden emin adımlarla sesin geldiği turşu reyonu tarafına doğru yürüdü. Reyona geldiğinde gözüne ilk çarpan şey kornişon turşusunun etiketinde yazan rakam oldu. Altı üstü avuç kadar turşu ne ara bu kadar pahalı olmuştu? Tam da bu düşünceler içerisindeyken az ilerde Gizem’i gördü. Gizem de o esnada fiyat etiketlerini değiştirmekle meşguldü. Kendini görünce eğildiği yerden ayağa kaldı. Hoş geldin dedikten sonra elini sıktı. Beklediği gibi sert bir karşılaşma olamamıştı. Ne çok güzeldi ne çok çirkin. Tam aradığı, orta ayarda bir kızdı Gizem. Saçları ve yüzü uyum içindeydi. Hoş geldin dediği andaki ses tonu ile az evvel reyondan reyona bağırarak gerçekleştirilen haberleşme esnasındaki ses tonu arasında uçurumlar vardı. Kısa bir tanışma faslı geçti aralarında. Bu fasıldan sonra bir yere geçip otururuz diye geçirdiyse de aklından Gizem herhangi bir yer göstermediğinden konuşmaları turşu reyonları arasında devam etti. Sıra ile yaş, iş ve aileler soruldu. Sohbetin konusu nasıl bir evlilik hayal ettiklerine geldiğinde Gizem çoktan sazı eline almıştı. Öyle bir evlilik, öyle bir ev hayali vardı ki sanki İç Anadolu Bölgesinde değil de Paris’te gelin olacaktı. Gizemi sabırla dinledi. O dinledikçe Gizem coştu. Ve nihayet bu görüşmenin de sonuçsuz kalacağının ilanı olan cümleler döküldü Gizem’in ağzından. “Ben evlilikten sonra çalışmam. Çalışacaksam da illa ki kendi iş yerimi açmak isterim. Ne bileyim şöyle küçük bir butik olur, takı dükkânı olur, çok da fark etmez. He bir de şu konu var evlenince katiyen kayınvalidemle aynı evde kalmam. Kirada da oturmam. Kendi evimiz olacak. Sonra bir yazlık ev lazım ( ki bu şehirde bağ evi diye bilinir). Bir de tabi ki araba. Bir tane yeter şimdilik daha benim ehliyetim yok. Ehliyetten sonra bana da bir araba alırız.” O an da söze girmese bir daha söze giremeyecek gibi telaşa kapılarak “ Tamam, tamam ben senin nasıl bir evlilik istediğini anladım” diyerek Gizem’in sözünü kesti. Çünkü Gizem konuştukça nefesi daralmaya, tavan alçalmaya, reyonlar üzerine üzerine gelmeye başlamıştı. Çoktan sonucun belli olduğu bu konuşmanın bir an önce bitmesi gerekiyordu. Gizem bu ani çıkışın farkında olarak ya da olmayarak sözlerine devam etti. “ Yani benim evlilik kriterimde üç şey var. Üç anahtarımız olsun istiyorum. Ev, araba, yazlık ev.” Bu cümlenin sonunda garip bir sessizlik oldu. Bu görüşme burada bitmeliydi artık. Hatta keşke hiç buraya gelmeseydim diye geçirdi aklından. “Peki, Gizem Hanım ben durumu gayet iyi anladım. Siz bir eş değil bir sponsor arıyorsunuz. Kusura bakma ben bu kadar kaba olmak istemezdim ama kapıyı sen açtın. Umarım istediğin üç anahtarlı muhterem iş adamını bulursunuz. Hadi kolay gelsin size. ” cümlesini tamamladıktan sonra karşısında sus pus olmuş Gizem’e hiç aldırış etmeden geldiği reyonun ters yönünden çıkışa doğru yöneldi. Tam reyonların arasından geçerken durumun kendine komik gelmesinde olacak ki yüzünde alaycı bir gülümseme ile mırıldandı “turşu reyonu” . Bu arada kafası çevirip göz göze geldiği turşular içinde çokta sevmese de kornişon turşusunu alarak kasaya doğru yöneldi. Ardında bıraktığı Gizem ise öylece olduğu yerde kalakalmıştı. 

Marketten çıkıp arabasına doğru yöneldiğinde üzerinden büyük bir yük kalmış gibi rahatlamıştı. Sırf poşet ücreti ödememek için poşete koymadığı turşu kavanozunu hemen yanındaki yolcu koltuğuna koydu. Şimdi yolcu koltuğunda Gizem yerine kornişon turşusu vardı. Arabayı çalıştırıp yola çıkmadan önce bir gülmedir tutuldu. “Lan, kız görmeye gidip turşu alarak eve dönen de şu dünyada bir ben varımdır herhalde.“ diyerek aklıdan geçen birbirinden komik cümlelerle, annesine olayı nasıl anlatacağını düşünürken, bir gelin adayını da turşu reyonlarının arasında bırakarak çoktan evinin yolunu tutmuştu.   

Hikaye: Mus’ab Atıcı

 

 

 

Lapsus Dergi'ye [email protected] üzerinden ulaşabilir ve yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi gönderebilirsiniz.

Kalem Sürçmesi

lapsus dergi