Bir Akşam Kaydı

Bir Akşam Kaydı

Hikaye- Ayşe Üstündağ 

Fotoğraf- Esra Kahraman 

 

“Anlatsın diye bekliyorum günlerdir. Yüzüne baktıkça bu beklentim de silikleşiyor, kıyıdan uzaklaşan yolcunun karayı gözden kaybedişi gibi. Dile kolay iki yıl, neler götürdü kim bilir. Oysa bir kırıntı bile götürmesine tahammülüm yok. Sabırsızlığım toyluğumu ispatlamasın diye pençelerimi saklıyorum şimdilik. Saklamasam ne olacak, daha büyük bir pençeyle karşılaşmaya cesaretim mi var? Hem pusuda bekle hem iz sür, ne zor iş. Hayır hiçbir şey götürmeyecek zaman, gün yüzüne çıkacak her şey ve ben derin bir nefes alacağım.“ Böyle
teskin etti kendini, piponun dumanını havaya üflerken. Girift olmuş düşüncelerin, tarifi muhal hislerin arasında ne istediğini bildiği zannetmek en az tütün kadar rahatlatıyordu. Kararlılık hoş şeydi doğrusu. Kararlılığa methiyeler düzülen bir yuvada büyümüştü. Şimdi başka bir evde, halk dilinde el evinde, kararlı oldukça daha çok varolacağına inanıyordu.

Ev boştu, yalnız ikisi İstanbul`un yeni tepelerinden birinin teras katında yemekteydiler. Bütün sakinliğiyle şehre inen akşam karanlığına, yükselen ezan sesleri nazire yapıyordu. Tabağındaki son köfteyi yuvarlayan eşi “Aradaki cızırtılardan belli, canlı okunmuyor artık, kayıt bunlar,“ derken pipoya uzandı ve ekledi “Yazık olmuş şehr-i Sitanbul`a.“ “Fark eder mi canlı ya da kayıt, insanlar bir fark olmadığını söylüyorlar,“ diye karşılık verdi. “Olur mu canım, biri canlı ses, diğeri bir zamanlar canlı olan ses, şuan kayıttaki ses sahibinin yaşayıp
yaşamadığını bile bilmiyoruz, hem boşuna mı gidiyor o kadar insan konsere, canlı dinlemek gibisi var mı?“ deyip pipoyu masaya koydu. Bir iki öksürdükten sonra “Baya sert bir tütün bu nasıl içiyorsun, dikkat et kafa yapmasın, vücudun alışkın değil,“ dedi pederşahi sesiyle. “Alışkın olmadığımız neler olduğuna bakacak olursak, tütün hafif kalmaz mı? Hem sigaradan iyi, nefes borumu yaksa da öksürtmüyor. Merve`den yadigâr biliyorsun, zeki kızdı, inceydi de. Kaç kişi terkedeceği arkadaşına pipo hediye ediyor ki öncesinde,“ dedi gülerek. Bu son kelimelerin dilinden dökülmesiyle, göklere yükselip orada hayat bulan çağrının son bulması aynı ana denk gelmişti. Adam bu gülmenin daha çok bir selayı andırdığını ağzından kaçırıyordu ki dilini ısırdı. Yarım yamalak gülüş yüzünde asılı kalırken “Ben bir çay koyayım,“ deyip mutfağa yönelen karısının ardından masayı toplamaya koyuldu. “Al işte,“ dedi demliğe su doldururken, “Ne konuşacağız şimdi, ne konuşuyorduk biz öncesinde. Günlerce bekle sessiz bir ev hayali kur, gürültüye doyan duvarlarla dertleş, her gelene hoşgeldin de, çay yemek hazırla, onlar da acıklı gözlerle bakıp çekinmeden akıl versin, sen de kafa salla, onlar “Her şey geçer, bu da geçer,“ desin, sen de “Tabi canım, geçmese de öldüğümüzde geçecek zaten, yani muhakkak olan geçmesi,“ deyiver gülerek, sana çıldırmışsın gibi baksınlar, neden sonra “Doğru, doğru,“ diye bu sefer onlar kafa sallasınlar, hak verdiklerinden değil ölüme yaşça daha yakın olduklarını hatırladıkları için, sonra içlerinden biri “Kimin ne zaman öleceği ne belli, ölüm herkesin başında,“ desin bilgece konuşmuş gibi kurumlanarak ve anla meselenin sen olmadığını, meselenin hiç biz olmadığını. Kahretsin, kaç kere çay doldurdum bu insanlara,
kaç kişiye hoşgeldiniz dedim, hiç hoş değil bunlar.“ Demliği mazgala biraz sert koymuş olacak ki çıkan sesle irkildi. Ocağın altını yakıp arkasına dönünce az kalsın eşiyle çarpışıyordu. “Hah, bir çarpışma hikayemiz eksik, ama tabaklar yerine kitaplar olmalıydı,“ dedi. “Haklısın bir ara parodisini yapalım madem, eksik kalmasın,“ dedi adam. Tabakları makineye koyduktan sonra ellerini yıkadı, fırının kapağına asılı havluya uzanıp kurulandıktan sonra, “Bırakalım parodiyi de sarılalım artık,“ dedi kocaman gövdesine kadını çekerken. Sarılmak güzeldi ama o konuşmak istiyordu, neler olup bitmişti onca zamanda, meraklı bir kadın değildi, yer yer kayıtsızdı hatta olan bitene. Ama bu konuda onu rahatsız eden bir şey vardı. Eşi derdini anlatsın rahatlasın mı istiyordu, yoksa kendisine dert anlatılacak kadar güvenildiğini mi hissetmek istiyordu? İkisini de istiyordu esasında. Konuşmazlarsa adamda büyüyecek düğümlerle ve
kendi yetersizlik duygusuyla nasıl başederdi, bunu kestirmek şimdiden güçtü. Kulağını adamın göğsüne bastırdı, ser verip sır vermeyen bir kalbin kararlı atışlarıydı duyduğu. Zamana bırakmak o an mantıklı gibi geldi. Akşam serinliğine sıcak çaylar eşlik ederken, ışıkları yanan evlerin sayısı artıyordu, “Şehir böyle ısınıyor heralde,“ diye geçirdi içinden. O sırada “Dökül bakalım ne düşünüyorsun?“ dedi adam, “Oysa bu soru benim hakkımdı,“ dedi kadın içinden. Yine de bu fırsatı kaçırmak istemedi, “Ben yoluma çıkan bir ayıyla savaşmaya çalışıyorum, sense ondan kurtulmak için ölü taklidi yapıyorsun. Onun gitmeye niyeti yok, illaki bir gün ayağa kalkıp savaşacaksın, ya da taklit gerçeğe inkılab edecek, öldüğüne inanacaksın,“ deyiverdi birden, hiç plansız ağzından dökülen bu sözlere kendisi de şaştı.
Sakinliğini bozmadı adam, yüz ifadesi bile değişmedi, sadece “Belki de ben o ayının mahiyetine bürünmeye çalışıyorumdur, yoluma çıktıysa bu yolları da biliyor demektir. Savaşmaya gücüm yok, ama onu anlamaya çalışırsam, onun gözleriyle bakarsam, daha kolay yol katederim,“ diyebildi. Sönmüş pipoyu aldı, yeni tütün ekleyip yakarken “Allah-u Ekber, Allah-u Ekber“ sesi duyuldu. Camilerden değildi bu sefer, karşı apartmandaki açık camların birinden gür ve tok bir ses sokağı ezan sesiyle dolduruyordu. Işıkları yanan evlerin sayısı artıyordu giderek. “Güzel okuyor değil mi? Canlı sonuçta,“ dedi adam tezinin desteklenmesine sevinerek. “Kim bilir belki de eski bir müezzindir,“ dedi kadın. “Kim bilir,“ dedi adam pipodan bir nefes daha aldı, dumanı havaya karışırken yatsı ezanları okunmaya başladı şehri Sitanbul`da, kayıttan.

Lapsus Dergi'ye [email protected] üzerinden ulaşabilir ve yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi gönderebilirsiniz.

Kalem Sürçmesi

lapsus dergi