Hidayet Reçelleri

Hidayet Reçelleri

Hikaye- Dilan Kılıç 

 

Vakti zamanında bir sabah uyandığında kendini böcek olarak bulmuştu Gregor Samsa. Ben ise küp küp doğranmış, yapış yapış kırmızı kapaklı bir kavanozda. Kavanozun üzerinde de bir etiket. HİDAYET REÇELLERİ.
Korkuyla uyandım sabah. Su gibiydim ve tuhaftır ki patlıcan gibi kokuyordum. Yoksa gerçekten? Yok canım, daha neler. Ellerim, burnum, gözüm her şeyim yerli yerindeydi. Pikeyi fırlatıp attım üzerimden. Aynaya koştum. Oh, evet bir sıkıntı görünmüyordu şimdilik. Ama patlıcan kokusu hâlâ… Uyku sersemliğini üzerimden atınca mutfağa geçtim ve evet doğru tahmin; babam.

“Günaydın canım.”

“Günaydınlar Hidayet Bey. Yine mi reçel?”
“Bak bu sefer süper bir tarif denedim. Şimdi ekmeğinin üstüne süreceğin şu şey var ya reçel değil ef- sa-ne.”

Yanağına bir öpücük kondurup ocakta fokurdayan suyla çayı demledim. Babam tenceredeki reçeli kavanozlara bölüştürdü. Kahvaltıya geçtik. Babamın dediği kadar varmış gerçekten. Hayretle yuttum lokmalarımı. Bir patlıcan ömrü boyunca bu kadar güzel olmamıştır.
“Karnıyarık olmaktan kurtardığın şu şirin patlıcan tanecikleri sana minnettar babacım. Ellerine sağlık.”

Baklavasından aşuresine, mantısından içli köftesine, tereyağlı alman kekinden Fas’ın tajinine kadar yaptığı her şey harikadır babamın. Türkiye mutfağından dünya mutfağına yapamadığı tarif yoktur. Hatta uzay mutfağı olsaydı eğer muhakkak onu da bilirdi. Reçellere de ayrıca bir ilgisi vardır. Aklına ne gelirse her şeyin reçelini yapar. Önce küçük bir deneme yapar. Hoşuna giderse tencere tencere yapıp konu komşuya dağıtır. Kalanını da kışlık diye kilere kaldırır. Yıllardır hep aynı. Soğan reçeli yaptı adam bir keresinde yahu. Gözlerime inanamadım. Soğan dediğimiz kurunun yanında çat diye kırılır, cücüğü tuza banılıp yenir. Budur soğan benim için. Yanlış mıyım? Evet, yanlışmışım daha doğrusu eksikmişim. Babam soğanı şekerle buluşturup bir pazar kahvaltısında kızarmış ekmeğe sürüp bir de iştahla yedi ki Allah Allah. Fırsat verilmiş olsaydı şayet, Türkiye’nin en iyi aşçılarından biri olabilirmiş Hidayet Gürsoy. Dedem, Allah rahmet eylesin hiç sevmezdim kendisini, babam yemek yapma arzusunu ve iyi eğitim veren bir okula gitme isteğini anlatınca “Erkek adam yemek mi yaparmış? Kadının işidir yemek yapmak. El âlemin diline mi düşeyim senin yüzünden? Okudun zaten okuyacağın kadar. Yeter sana. Hadi herkes işine baksın.” deyip göndermiş babamı huzurundan. El âlemin ne dediği o zamanlar evladından bile önemliymiş ve yemek yapmak kadının asli göreviymiş. Çağın gerekleri tabi bir şey diyemiyorum. Ah bir desem var ya! Neyse. Sevgili dedem kazandığını kendi yemiş, içmiş, gezmiş, görmüş; ardındaki karısına, çocuklarına şöyle göz kararı bir şeyler bırakmış, çok düşünceli bir insanmış doğrusu, pılını pırtını toplayıp tüm yükleri de babama yükleyip çekip gitmiş. Sonra da temelli göçmüş gitmiş işte.

Hayat, evine babalık yapma görevini sırtına yüklemiş babamın. Bu yükler maalesef yaptığı reçeller kadar tatlı değilmiş. Aslına bakılırsa hayatın kendisi ne kadar tatlı ki? Kime göre, neye göre tatlı ya da? Babamın hevesini kursağında bırakmıştı dedem. Hatta en aşağılara doğru ittirmiş bir daha açığa çıkmasın diye. Babam bir daha yemek yapma lafını almamış ağzına, çalışmış ekmek getirmiş eve sadece. Mutfağa bile girmemiş, ta ki annemle evlenene kadar. Evlendikten sonra annem, babamın çorbaya aşkla nane katışını, heyecanla soğan doğrayışını, kek yapmak için sütle şekeri şarkılarla çırpışını gördükçe içinde kıpraşıp duran hevesini tutup, olduğu yerden narince çıkarıp babamın avucuna koyuvermiş. En çok da reçellerini severmiş annecim. Annem seviyor diye de her tarafı reçelle doldurmuş babam. Böyle de deli âşık bir adammış yani. Annem gitmiş, babam yıllar sonra annelik yükünü de sırtlamış benim için. Hayatta ne olunması gerekiyorsa her şey olmuş babam teker teker ve de yıllarca. Annemle geçirdiği kısacık zaman haricinde bir tek kendi olamamış. Yine hayallerini gerçekleştirememiş babam. Ama annem içindekini uyandırmış bir kere.

Kulplu, tombul çay bardağındaki soğumuş yarım çayını lavaboya boşalttı. Taze taze doldurdum çayını.

“Hidayet bey, vakti geldi artık, hadi.”

“Annen gibi konuştun.”

“E tabi ya aklın yolu bir. Hadi baba yapalım artık şu işi.”

“Yapalım da bilmiyorum ki nasıl olacak kızım.”

“Babacım yıllarca durdun. Hayallerini yaşayamadın. Annemle olabilirdi belki onun da zamanı yetmedi. Ama senin hâlâ zamanın varken…”
Gözleri dolu dolu, çayından bir yudum alıp boğazını temizledi. Tabağın kenarında duran peçeteyle gözlerini sildi. Sandalyesini geriye doğru ittirip ayağa kalktı.

“Tamam, yapıyoruz. Annen için, senin için…”
“Ve en çok da Hidayet Gürsoy için.”
“Evet, Hidayet Gürsoy için.”
“Hem ismi de hazır Hidayet Reçelleri…”

Mutlu sonla biten hikayelerin müptelası.. tohumu çatlatıp umut yeşerten kelimelerin peşinde.. Herkesin içinde mutlaka olan ama söyleyemediği sevginin sözcüsü olmaya gönüllü...

Lapsus Dergi'ye [email protected] üzerinden ulaşabilir ve yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi gönderebilirsiniz.

Kalem Sürçmesi

lapsus dergi