Kadife Dokunuş

Kadife Dokunuş

Hikaye: Ayşe Üstündağ

Sesim bir spikerin sesine benziyordu.  Bunu farkettiğimde akşam karanlığı çoktan odaya sızmış,  hastane duvarlarının üzerine siyah çarşafını asmıştı. Nilgün Hanım haberleri izledikten sonra ışıkları kapatmış, iki yastığı üst üste koyup yatağa uzanmıştı. Kafası daha yastığa değmeden uykuya dalanlardandı. Bense aylardır üç saatlik aralıksız bir uykuya hasrettim. Hafızama gece gibi çöken gölgeyi korkutup kaçırmak isteyen zihnimin,  uzun uyku fasıllarına tahammülü yoktu. Hayati bir şey unutmuşum gibi yerimden sıçrayarak uyanmalarım, ne hemşireleri ne de Nilgün Hanım`ı şaşırtıyordu artık.

İki haftadır buradaydı Nilgün Hanım, kapıya en yakın yatakta yatıyordu . Bense pencere kenarında, yüzümden eksilmeyen yabancılıkla odanın demirbaşı olmuştum. Yataklarımızın arasında iki boş yatak uzanıyordu, aramızdaki mesafenin altını iki kez çizer gibi. Çizgilerden biri şüphesiz aynı dili konuşmuyor oluşumuzdu. Onun karşısında  televizyon,  benim karşımdaysa bir tablo vardı. Tabloda bir insan yüzü,  kafasının içinde  kelimeler, sayılar, imlâ işaretleri, binalar, ağaçlar ve hayvanlar karışık halde bulunan, kimsenin dikkatini çekmeyen bir insan yüzü. Oysa gözlerindeki alâka iki yıldızın hâlesi gibi dolduruyordu odayı. Bakışlarındaki arayışı ve yoksunluğu görmemek kabil değildi. İnsan ancak iradesiyle görmeyebilirdi bunu.  Varlığımı aynalardan daha ısrarcı bir ifadeyle  hatırlatan bu iki göze bakmak, nefes almak gibiydi benim için. Ve Tanrı`nın “Yalnız değilsin,“ teselisinin izdüşümüydü. Bu odada uyandığımdan beri ondaki nesneleri ve işaretleri hatırlamaya çalışarak geçirmiştim onca günü. Nilgün Hanım da bir defaya mahsus ilk geldiği gün incelemişti bu resmi. Pencereye doğru yürürken, tablonun önünde durmuş, eli çenesinde yüzünde aynı ifadeyle bir müddet bakakalmıştı . Neden sonra gayet düzgün duran çerceveyi sağ ve soldan tutarak bir süre oynatmış, düzeldiğine kâni olunca memnuniyetle yatağına gidip televizyonu açmıştı. Tabloya baktığını bir daha göremeyecektim ama her gün sayesinde kendi dilindeki haberleri dinleyecektim.

Klinikte ana dilimi bilen tek kişi Doktor Muhammet`ti. Haftada iki kez yanıma gelip, tedavimle ilgilenirdi. Cumaları da ben odasına giderdim, hafızamın gelişimiyle alakalı konuşurduk. Harfleri ve okumayı onun yardımıyla bir ay içinde  hatırlamıştım. Sonrasında birçok kitap ve dergi getirmişti bana. Ama geçmişimle alakalı bilgiler çantamda bulunan kimlik ve pasaportumdaki bilgilerden öteye geçmiyordu. Doktor Muhammet zaman diyordu, zaman. En acı suları bile tatlandıran zamanmış.

Onun getirdiği kitaplardan birini alıp pencereye doğru tutarak kendim duyacağım şekilde okumaya başladım. Sokak lambasından yayılan hafif loş ışıkta sesimi duyan bir tek karşımdaki  cansız gözlerdi.  Ülkemle ilgili bir gezi rehberini okuyordum, meşhur şehirlerinin tarihi anlatılıyordu. Sesim bir spikerin sesine benziyordu, tonlamalarım düzgün, kelimeler tane tane çıkıyordu ağzımdan ama sayfalar hafızamda en ufak bir kımıldanmaya sebep olmuyordu.

Yatağın gıcırdamasıyla düşüncelerden uyandım, kafamı çevirdim, Nilgün Hanım uykusunda  dönmüştü. Yüz hatları uyanık hâlinden daha dingindi. Orta yaşına nazaran az olan kırışıklıkları, uykusunda ve loş ışıkta seçilemez olmuştu. Suratındaki ifade kolay kolay değişmediğinden, yüzünde geniş yer bulamayan mimikler, belli belirsiz kırışıklıkların derinleşmesine fırsat vermiyordu anlaşılan. 

Ertesi gün cumaydı, doktor Muhammet`ten Nilgün Hanım`ın bir spiker olduğunu öğrendim. Devlet kanalında haberleri ve bir tartışma programını sunuyormuş, soğukkanlılığıyla tanınıyormuş. Buna şaşırmadığımı söyleyince o da gülümsedi, gözlerinin çevresindeki kırışıklıklar bir vadinin iki tarafındaki yarıklar gibi uzandı saçlarına doğru. “O zaman ben spiker olamam, bendeki kırışıklıklar da sizdeki gibi derin. Nilgün Hanım`ınkiler ancak büyüteçle görünür,“  dedim. Derin bir nefes aldı önce,  koltuğundan kalktı, arkasındaki rafta duran deftere uzandı  ve gelip karşımdaki sandalyeye oturdu:

– Neredeyse dört aydır burdasınız Hacer Hanım. Bazı ufak operasyonlardan sonra artık iyileştiniz diyebiliriz, bir iki yaranız hariç. Okumayı kısa sürede hatırlamanız umutlandırıcı fakat geçmişinizle henüz bir bağ kuramadınız. İyileştiğinizden emin olduğumuz için ve tabii kişisel hakkınız olarak buraya getirilişinizden bahsetmek ve çantanızda bulunan bu defteri size vermek istiyorum, derken defteri uzattı. 

Aldım.  Kalın,  kapağı gül kurusu kadifeden, orta boy bir defterdi, demek sevdiğim bir renkti gül kurusu. Kadife dokunun üzerinde gezinirken titremeye başlayan ellerime takılmıştı doktorun gözleri, devam etti:

-Buraya ülkenizin sınırına yakın bir hastaneden sevk edildiniz Hacer Hanım. Yurdunuzu terkederken sınırda meydana gelen bir çatışmada yaralandığınız ve bilinciniz kapalı hâlde hastaneye kaldırıldığınız bilgisi ulaştı bize. Akrabalarınızla veya sizi tanıyan birileriyle irtibat kurmaya çalışıyor arkadaşlarımız. En ufak bir gelişmede bilgilendirileceksiniz. Bu durumda mülteci olduğunuzu size söylemek zorundayım, dedi. 

-Ne demek mülteci? dedim gözlerine bakarak.

-İltica eden. 

-Yani? 

-Sığınan.

-Kime? 

-Belgelere göre devletlere, bana sorarsanız Sonsuz Güce, dediğinde gözleri dolmuştu,  kırışıkların içine sızan yaşlar bir nehrin farklı kolları gibi uzanıyordu. Bense kadife dokunun zihnimde uyandırdığı pijama imgesine odaklanmıştım, içimi saran huzur uykuya davet ediyordu. Devam etti doktor Muhammet :

-Umarım bu defter, hatıralarınızın canlanmasına vesile olacaktır. Göz ucuyla bakmıştım, sanırım bir günlük. 

Sayfaları çevirdim usulca, ne çok yazmışım. Son sayfada durdum,  kısa notlarla doluydu, okumaya başladım.

“Büyük bir iş yapıyormuş gibi nefes alıyorum. Yorgunum.

Hiç kötü bir şey değildi Orta Doğulu olmak. Haberlerde gördüğünüz gibi her gün bir felaket haberi değildi Ortadoğu. En az dünyanın geri kalanı kadar cennetti buralar. 

Ölmek istemiyorum ama yaşamak midemi bulandırıyor. Bir acının yası bitmeden  ard arda hücum ediyor tahammülfersa haberler, ne soğuyor ne de kabuk bağlıyor  yara. Yas tutmaya bile izin vermiyor zaman.

Gözyaşım içimi kurutuyor…

Uyumak istiyorum evet, yarattığımız dünyaya daha fazla şahit olmamak için. Öfkeliyim, kime? Kestiremiyorum.

Çöller kadar yorgunum anne. Koysam başımı dizlerine, dindirir mi ciğerime dolan bu kum fırtınasını?“

Uykum dağılmıştı, defteri kapattım. Sesim bir spikerin sesine benziyordu. Annemin sesi neye benziyordu?



 

Lapsus Dergi'ye [email protected] üzerinden ulaşabilir ve yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi gönderebilirsiniz.

Kalem Sürçmesi

lapsus dergi