Her Gün Kadar Gerçek

Her Gün Kadar Gerçek

Hikaye: Nesibe Esra Çukurova 

 

Yakayı çocuklardan kurtardığım gibi, yokuş aşağı arnavut kaldırımlarına atıyorum kendimi. Nasıl da severim çocukluğumdan beri bir çırpıda kendimi yokuşa bırakmayı, koşturunca bir şeyler gider benden bir süreliğine, ağız açıp kapayıncaya kadar yeniden “Nesrin teyze” olurum; sayısız haneli çok bilmiş, az görmüş dünyanın fazla ciddi görünen yarım akıllı yetişkinlerinden biri olan teyze.

Bugün hava da bulut yok yine, ben bulutların yere kadar inmiş güneşin tepede ışıldayan halini severim havanın. Havamı bulamadım ama, karadutlu dondurmamı bulurum aşağı mahallede, denize inmeden önceki sarı mahallede, turistlerden kurtulan sarı hazine olan pastanede. Bir hışımla giriyorum içeri, aklımda hedef sıramı beklerken konuşmalar; duvardaki televizyondan magazine dönmüş haberlerin gürültüsü, “her şey çok pahalı”, “erken seçim gelir mi”, “vizeleri de zorlaştırıyorlarmış duydun mu?”, “Kazandibiyle dondurma çok iyi gider abla kaçırma”. Son cümleyle ülke frekansından çıktığım gibi dondurmamı alıp kaçıyorum. Biraz gezinip, dondurmamı ara sokaklardan yürüyerek gidiyorum -dışarda bir şey yemekten hep çekinmişimdir – aynı anda sonsuzluktan aşağıya inen merdivenlerden kimsenin görmediği yerlerde hoplayarak iniyorum. Böyle çocukluğumdan beri; sonu Konak olan, denize arkadaş olan her yere sanki hiç görmemiş gibi giderim. Sanırım herkesin var böyle yerleri, dünya milyarlarca oyuk sonuçta elbette herkese yetecek kadar vardır en çok da dünyayı ev bilen herkese. Doğanın bir parçası topraktan büyüyen bir canlı olarak insanın aidiyet bulduğu yerin dışarısı “gökyüzüyle yeryüzünün birleştiği yer olması kadar doğal ne olabilir ki? Modern insan da böyle mi düşünür acaba yoksa biz fosiller mi inanıyoruz sadece toprağa ayak basıp çınarın gölgesinde serinleyince insan olduğumuza. Bugünü dünden ayıran, bir gün daha yaşayabileceğine inandıran bu değil mi sonuçta; neyi ne kadar hissettiğin, ait olabildiğin ve olduğu gibi sevebildiğin. Aksi takdirde dünya ne kadar dayanabilirdi omzundaki onca yükle durmadan dönmeye. Şimdilerde dediğimiz gibi ancak “normal” bu olmuş galiba; durmadan devam edişiyle ister duralım, ister devam edelim devir daim olan hayatın zamanla ilişkisini durduracak bir kozumuz olmadığını söylüyor olabilir. Kim bilir, ben artık bilmekten emekli olmak istiyorum.

Böyle kendi kendime konuşarak daha kaç sokak gittim hatırlamıyorum, ayaklarım yerden kesiliyor düşünürken, bilmediğim sokaklarda yolunu bulacağıma inanıyorum belki. Sahi nerde evim; Nesrin olarak nerde, üç çocuklu Yerebasmaz ailesinin en büyük çocuğu Nesrin’in, Fikret’in Nesrin’in, bu memlekette bir kadın olarak Nesrin’in

Nesrin Teyze’nin, bu dünyada bir can olan Nesrin’in? Hangisinin evini arıyorum, hepsi bir de ben mi anlamıyorum? Evden çıkınca diğer Nesrin’leri arıyorum, yabancı mahalleleri altını üstüne getirip de arıyorum “var mıydı bir evim daha” diye. Bedenim toplasan dört beş ev gezdi, ruhum senelerdir tüm odalarını yokluyor dünyanın; rolden role giriyor içimdeki – herkesin içinde olan – çocuk, çocuğu bastonla kovalayan bir teyze de var orada. Kim bilmiyorum ama bir gün bir yerlerde yine birinin bir şeyi olmak zorunda kaldığım bir günde oturdu içime, sadece Nesrin’le baş başa kalamadığım bir yerde. Yine şanslı atfediyorum kendimi, bitki diye hüzün biten memleketin, çocuk değil kadın olarak olağan binlerce hemcinsimin içinde doğar doğmaz bulmadı beni yaşlı teyze; biraz bekledi akla merak, ruha telaş düştüğü an bastonuyla belirdi.

Şimdi bir kız çocuğuyum evine yerleşen, yürürken adımlarını sayan, çizgilere basmadan adımlayan, akşam ezanı olmadan, akşamı tüm is kokusuyla ciğerlerine çeken, kadın olmaya hep kalkıp, kendi oyununda tutturduğu küçük resitalle başrol olmaya… Bir günü daha devirdin gördün mü?

Ohh, mis gibi yayla kokmuş, anahtar deliğe girer girmez içerdeki sıcağı üstünde, özgürlüğünü ilan etmeye yemin etmiş duman apartmanın iliklerine işliyor. Ayten teyze fark etmese bari, rahmetliyi hatırlatıyormuş “Başka çorba mı kalmadı” der hep. İyi de Ayten teyze hepimizin hatırlamak ve unutmak istedikleriyle dolu bu kokular. Biz en iyisi pişirelim, yiyelim sonra tekrar pişirelim. Önümüze ısıtıp ısıtıp aynı şeyleri farklı diye yutturan dünyadan ne farkımız var bizim? Alışırız, alışırsın, ona da alışırız.

“Oo elinize sağlık efendim, yine döktürmüşsünüz” adlı repliğimle içeri girer ve odama tek geçiş hakkını alırım Fikret’ten. Önceleri her zaman yaptığı gibi susmazdı, “Bir kere de bekletme şu sofrayı ama” diye iç çeker gözlüğünün altından sırıtkan bakışlarla. Üstümdeki tüm İzmir’in kirli pasıyla duramam şimdi” deyip derimdeki maskeyi değiştirmeye giderdim. Gel gör ki alıştık herkes gibi bir cümleyle bin işitmeye, anlatamadıklarımızı anlamaya. Zaten anlatsak anlayamayacağız ki Fikret, sanki dünyada kimse diğerinin söylediğini tam olarak dinliyor mu, dinlese bile bir diğerinin anlaşılabilmesi için onun değişkenleri ile vakıf olmak gerekmiyor mu hayata. Kim yapar bunu, kim anlatabilir ki insan olmayı, kendi dünyasında insan olmayı asıl zor olanın, onca gevelemenin ve homurdanmanın gün içinde üstüne yapışan sabırsızlığını içinde halen insan olmanın, milyarların içinde bir olarak insan olmanın, ertesi gün için uykuya dalmanın bile sonu bilinmez olduğunu unutacak kadar insan olmanın. Anlatırsam ya da anlatırsan normal olmasından korkuyorum, onca varoluşun hayatın yalancısı olan ağzımızdan çıkan tek sözde hapsolup yerçekiminde diğerlerine karışmasından korkuyorum. O yüzden alabildiğine seviyorum galiba tanımadığım ama görünce yanından tebessüm etmeden geçemediğim insanları, bir gün içlerinden tutup çektiğim seni, birleştirdiğimiz sessizliği, Ayten teyzeyi ve bıdırcıkları, annem ve büyükanasından kalma bakırları, büyük şehrin küçük insanlarının çıkardığı çok sesli “isyan korosunu”, geçmişle bugünü bağlayan yarına meydan okuyan, korkusunu sevgiyle belki de aynı öfkeyle birleştiren her bir parçasını dünyanın, şimdilerde kıyısı leş gibi ölü balık kokan denizimizi bile ayakta kalabilmek için seviyorum.

Bir yanıt yazın

Lapsus Dergi'ye lapsusdergi@gmail.com üzerinden ulaşabilir ve yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi gönderebilirsiniz.

Kalem Sürçmesi

lapsus dergi