yazı- Gülizar Baki

Ufacık bir kadın. Selam veriyor, tedirgin ve kararsız gibi. Yaşı var, belli, ama vücudu çok diri. Bana hızlıca bir şeyler diyor, anlamıyorum çoğunu, ama arada beklemek anlamına gelen kelimeyi duyuyorum, yani anlıyorum. 

Ortasında kocaman bir masa olan odaya geçiyorum. Duvar dipleri de masa dolu. Masaların üzerinde içinde envai çeşit fırça, spatula dolu küçük kovalar. Bir masada büyük camın önündeki eciş bücüş heykelimsi bir şeyler var. Kil hamuru gibi bir şeylerden yapılmış. Kapının yanındaki masanın üzerinde bulunduğumuz şehrin adı yazılı kitaplar dizili, bir de sanat kitapları. Müzelerin tanıtım kataloğu filan. Geliyor, elinde ısıtıcı, kahve ister misin diyor. Kahvem yanımda diyorum, çantamdan termos bardağımı çıkarırken ama grameri öyle bozuk ki cümlemin söylerken anladığım için son kelimem içime kaçıyor. O anlıyor ama… Kendi kahvesini yapıyor, kenarına iliştiğim masaya, bir tabureye oturuyor. Ne konuştuk çok anlamadım, ve neden sonra beni bu çileden kurtaracak atölye arkadaşım geldi. Onun dil bilgisi daha iyi, bir şeyler konuştular ben de arada bir iki laf attım, dinlemiyor sanmasınlar diye. Bir süre sonra bize birer tuval getirdi, kağıt yapıştırdık üzerine ve birer küçük kova kömür kalem verdi. Bulunduğumuz şehrin simgesidir kömür. “Karalayın” dedi kağıtları, özgürce ve cömertçe, bir kova kömürünüz var dedi, sonra da silgileri gösterdi, bunlarla da silerek resim yapacakmışız.

Benim gayem bir Almanla Almanca konuşmak ve dilimi geliştirmek. Yanlış anlaşılmasın gayem bu, ama isteğim değil. Hiç istemiyorum öğrenmek filan ama şu anda dairesel hareketlerle kararttığım kağıt gibi karardı hayatım.

Odada sadece bizim kağıt üzerini karalarken çıkardığımız ses var. Kömürden kağıda bulaşan siyahlığa bakarken düşündüm de bu kömür milyonlarca yıl önce yaşayan canlıların büyük basınç altında kalmasıyla oluştu. Çok metaforik bir durum. Yoğun baskı altındaki ben ve elimde kömür, tuvaldeki kağıdı karartıyorum. Sonra silgiyle hayatta güçlü bulduğum kadın karakterinin resmini yapacağım. Karanlık içinden silgiyle aydınlatarak siluetini çıkaracağım.

Acıyla resim yapılabiliyor muydu? Ben yetenekle yapılıyor sanıyordum. Yani yetenekli kişiler acıyı çok iyi resmediyor biliyorum da çok güzel acılar yetenek sahibi yapıyor mu onu bilmiyorum. Elimdeki silgiyle nereden başlasam diye kararttığım kağıda bakarken düşünüyorum. Masada da düşünmüştüm.

Türkiye’de güçlü kadın figürü kim? Kimi diyebilirim? Aklıma birileri geldi mesela mezun olduğum liseye adını veren Halide Edip’i mi söylesem, yoksa cepheye mermi taşıyan Nene Hatun mu desem, birçok yazar var, ilk kadın başbakan var… böyle yakın uzak tarih gözümde aktı gitti. Bu kadınları bilmek yanında, kısıtlı dil bilginle anlatmak da var. Güçlü derken neden güçlü? Gücü ne? Sisteme boyun eğmemesi mi? Kendini gerçekleştirmesi mi? Ne?

Akşam bir yazı yazmıştım, üç çocuğuyla sığındığı ülkede beyin kanaması geçirip ölen bir kadının hikayesini anlatmıştım. Amerika’da kadınlarla ilgili bir sergi olacaktı, orası için yazdım. Son derece duygudan arınmış ve sadece vakayı anlatan durulukta bir metin. Bitince yaranın kuruyan ve kaşınan kabuğunu soyarsın ya ve iyileşmeye başlayan yara kanar, kabuk elinde kalır ve sende acı, rahatlama, pişmanlık, tiksinme karışık bir duygu oluşur. Öyle bir haldeyim. O kadını mı anlatsam, başarılı kariyerini, üç çocuğuyla üniversiteyi birincilikle bitirdiğini… üff… anlatamam başka dilde duyguları anlatmak öyle zor ki.

Sanatçı kadın ve atölye arkadaşımın bana bakışlarından anlıyorum, ne kadar zamandır bilmiyorum, benim güçlü bulduğum bir kadın ismini söylememi bekliyorlar. Karşımdaki masada dizili sanat kitaplarından birinin kapağında Meryem Ana figürü var. Mozaikten. Ayasofya’daki figürlere benziyor. Ayasofya’dayım kafamı kaldırıyorum Arapça Muhammed yazısının gerisinde kucağında bebek İsa’yı tutan Meryem Ana’nın hüzünlü yüzüne bakıyorum. Aklıma Esma’nın ülkesinden kaçarken çekilmiş fotoğrafı geliyor, sırtında taşıdığı bebeğiyle objektife bakıyor, gülümsüyor. Sonra popçu Madonna’nın yüzü geliyor aklıma. Bir  ödül töreninde söylediği sözler, bu ödülü bana kötülük yapanlara adıyorum. Onlar olmasaydı burada olmazdım. Madonna diyorum. Atölye’deki iki kadın da nihayet bir şey demiş olmamdan dolayı geriye doğru çekilip baş sallıyor. Tamam sen Madonna’yı anlat. Hangisini? Bunu içimden diyorum onlar duymuyor. Kadın ayağa kalkıyor seçtiğimiz isimleri panoya yazıyor. Sonra bana dönüyor ve dans etme hareketi yaparak “Madonna değil, değil mi?” diyor, yani şarkıcı olan. Gülüyorum, “Değil, Istanbul’da Ayasofya’daki Madonna’yı anlatacağım size.” diyorum.

Telefonumdan Google’a soruyorum sahi Ayasofya’daki mozaiklerde Madonna nasıldı? Fotoğrafı ekrana sabitliyorum ve silgiyle başlıyorum Madonna’yı karanlığın içinde aydınlatarak ortaya çıkarmaya.

Doğduğumuzda hepimizin temiz bir sayfası var denir ya hani. Şahsiyetimizi ve hayatımızı o sayfaya çizerek oluşturuyoruz. “Benim gibilerin ise yıllarca emek verip oluşturduğu hayatına kovalarca kömürü bocaladılar,  sayfalarımızı karartılar.” diye düşünüyorum. Silgiyi tuvale değdirmeden önce. Diyorum, “Ve sonra bulabilirsek bir silgi, bu kimi için evladı, kimisi için aşkı, kimisi için artık sadece kendim için yaşayacağım bilinci, kimisi için ölemiyorsan yaşa fikri… Kararan hayatlarına böylesi silgilerle aydınlık alanlar oluşturmaya çalışıyorlar.” Kararan sayfalarında boş, temiz alanlar oluşturmaya. Nefes almaya…

Meryem’i düşünüyorum. Doğduğu zamanı, akademinin tek kadın öğrencisi olmasını, susma orucunu, oğlunu, onu büyütmesini, ölümünü izlemesini… Tabuları yıkan devrimci bir kadın, mücadeleci bir anne, çilekeş bir aydın…

Bitince elimde kömür lekeleri, geriye çekilip tuvale bakıyorum. Sadece Meryem’in kafasını, bebeği tutan ellerini ve bebeğin yüzünün olduğu yerleri aydınlatıyorum. Yüzler ve eller… Son derece sürreal bir çalışma. Benden ressam olmaz… Ama iyi geliyor bana kömürle kararan kağıdı silerek aydınlatmak. Bunları düşünmek.

Ve ben şu sıralar Meryem gibi kadınların hikayelerini yazıyorum. Bir de kendime silgi arıyorum karanlığında boğulduğum hayatı aydınlatmak için.

Şaheserim bittikten sonra bir sonraki randevu için sözleşiyoruz tedirgin sanatçımla. Biz Türkiye’de sarılırız ya ayrılırken nedense bu küçük ve tedirgin kadına sarılmak istiyorum. Kelime ve gramer bilgim yetmediği için anlatamadığım Meryem’e sarılır gibi. Ama sadece elimi uzatıyorum tokalaşmak için, şaşırıyor ama tutuyor. Sonra çıkıyorum, sokakta yürürken göğe bakıyorum. Yere bakarsam ağlayacağım. Sanki yaptığım resimdeki karanlığın içindeyim ve silgiyle aydınlattığı yerlerden birinden dışarıya bakıyormuşum ve soluklanıyormuşum gibi hissediyorum.

Meryem’in gücünden, aydınlık yüzünden, çilesinden nefes alıyorum sanki. Benim karartılan sayfamı aydınlatacağım silgim güçlü kadınların hikayeleri mi acaba? (Gülizar Baki) 

Sonraki
OH