Hukukçular ve Kasaplar Çiçekçi Olsun

Yazı – Gülizar Baki

Nihayet içerideyiz. Çünkü dört gündür gidip geliyoruz. Alt tarafı çiçek, saksı ve toprak alacağız. Ama bir kalabalık var ki tarifi zor. Otoparkın kapısına kadar uzuyor kuyruk. Sadece içeriye girme kuyruğu. Bu arada biz, küçük bir kasabada yaşıyoruz. Ve etraf yeşilliklerle, çiçeklerle dolu. Ama insanlar çiçek almaya devasa yapı markete koşuyor. Hoş biz de onlardan biriydik, ama bizim mütevazı bir balkonumuz vardı. Bir yıldır aklımıza gelmeyen, zorunlu olarak eve kapanınca, havalar da güzel olunca gönlümüze gelmişti. Herkes gibi!

Dördüncü gün nispeten azalan kuyruğa girmeyi göze alıyoruz arkadaşımla. O çiçekler alınacak, şart! Eskiden çiçek, marketten alınmazdı. Komşudan, eşten dosttan fidesi, tohumu alınır, evdeki uygun kaplara dikilirdi. Uygun kap ise ya salça tenekesi ya da yoğurt plastiğiydi.

Şimdilerde her şey gibi çiçekler de saksılar da satılıyor. Ve biz o satılık bin bir çiçek ve bitki arasında dolaşıyoruz. Neyi alacağımı şaşırıyorum. Hepsi çok güzel gözüküyor. Ah bak şu güllere nasıl da güzel ve mahzunlar, beni al der gibiler. Papatyalar neşe saçıyor, lütfen beni al, lütfen…

Sanki yetimhanede dolaşıyoruz ve çocuklar arasından seçim yapıyoruz. Sıcacık bir yuvaya, balkona ya da bahçeye ait olmak isteyen yüzlerce çeşit yetim bitki… Yerinden yurdundan koparılmış… Şu çilek fidesi beni eskilere götürüyor. Ananemin bahçesindeki çilekler geliyor aklıma. Biz yaz tatilinde gittiğimizde yiyelim diye dikerdi. Ne güzel kokarlardı. Bir tanesini market arabamıza bırakıyorum. Halbuki çiçek almaya gelmiştik. Şu ortanca çok güzel gözüküyor, zaten bir tane kalmış. Diğerlerini hep birileri sahiplenmiş. Bunun boynu bükük kalmasın, biz alalım. Seri üretimin mahsulü bu güzellerin arasında dolaşırken neden yetimliği düşünüyorum! Yerinden yurdundan edilmişlerdi, yerleri yurtları neresiydi belki de bilmiyorlar, süs bitkisi olarak dünyaya gelmişlerdi, geçici plastik kutularda ve bir parça toprağa tutunmaları öğretilmişti onlara. Evet yaşıyorlar, hayatları var, güzellikleri de… Ama nihayetinde bir parça toprakta, rafların arasında ve şu mağazanın yapay ışıklarının altındalar. Onları seyreden yüzlerce gözden birinin satın almasını bekliyorlar. Alınmazlarsa kuruyup gidecekler.

Hattat Necmettin Okyay (1883-1976 / İstanbul)

Çiçek Encümen-i Danişi

Güllerin arasında aklıma siyah beyaz bir fotoğraf geliyor. Elinde gül tutan, ak sakallı bir amca. Hattat Nurettin Okyay. En sevdiği çiçekle poz vermeyi seçiyor. Fatih Sultan Mehmet’in de böyle bir portresi var.

Çiçek yetiştirmek, bahçıvanlık eskilerde hatırı sayılır bir hobiymiş. Yani Osmanlı’da devletli adamlar arasında çiçekçilik çok mühimmiş. Vezirler, kadılar, şeyhülislamlar yani padişahtan sonra gelen herkes çiçek yetiştiriciliğinde son derece mahirlermiş. Bir lale soğanına bin altın verilen devirlerden söz ediyorum.

Şimdi kadınlara has bir zevk unsuru olarak sunulan çiçek, o zamanlar yüksek kültürün ürünüydü. Osmanlı’da Çiçek Severler Derneği’nin başkanı olan Çiçekçibaşı’nı padişah tayin ederdi. Çiçekçiler meclisi vardı ve çiçek yarışması yapılırdı. Bu yarışmaya sıradan çiçeklerle katılmak imkansızdı. 17. Yüzyılda Osmanlı’da önce Ser Şükufeciyan-ı Hassa diye adlandırılan çiçekçilik kurumu sonra Çiçek Encümen-i Danişi yani Çiçek Akademisi adını almıştı. Özellikle İstanbul Kağıthane, çiçek bahçeleriyle meşhurdu. Kağıthane Lalesi denilen rengarenk lale türü burada üretilmişti. Şanlı sadrazam Damat İbrahim Paşa mesela, lale soğanı fiyatlarının altını geçmesi üzerine sınırlama getirmişti. Lale soğanı ticareti kuyumculuk gibi muteber bir meslek haline gelmişti.

Şair ve Minyatür sanatçısı Levni’nin çizimi. (1720’ler)

Çiçek otoritesi bir hukukçu

Kanuni Sultan Süleyman’ın çiçeğe ve bahçeye düşkün olduğunu biliyor muydunuz? Ben okuduğumda şaşırmıştım. Muhteşem Süleyman’ın şanlı hukukçusu Ebussuud Efendi’nin şükufecilerin başı olduğunu, yani çiçekçilerin başını çektiğini biliyor muydunuz? Hatta o meşhur Lale çılgınlığının başlamasına da Ebussuud Efendi vesile oldu. Kendisi çiçek yetiştiriciliğinde bir otorite olarak görülüyordu ve Avrupa’dan gelen zerrin/fulya çiçeğini çok seviyordu. Literatürde onun adıyla anılan üç zerrin çeşidi var. Bugün İstanbul’un önemli semtlerinden biri olan Fulya semtinin adı bu çiçekten geliyor. Bu yokuştaki dere kenarı -artık öyle bir dere yok- en güzel fulya çiçeği yetişen yermiş. Zamanla da adı bu çiçekle anılır olmuş.

Mesela Üsküdarlı Aziz Mahmut Hüdayi’yi herkes büyük bir din alimi olarak bilir, ama çiçek yetiştiriciliğinde de bir otoriteydi. Nergis çiçeğinin İstanbul’a ve dolayısıyla Osmanlı coğrafyasına yayılması da Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri sayesinde oldu. Ama ona göre çiçeklerin en şereflisi laledir ve bu şerefli çiçekte manevi bir çok sır bulunur.

Avrupalı seyyahlar ve devlet görevlileri, Osmanlı coğrafyasındaki bu çiçek sevdasına dair çok şey yazmışlar. Bir tanesini hiç unutmam, diyordu ki “Türklerde çiçeklerin bir dili var. Evlerin balkonlarında veya pencere önlerinde olan çiçeklerin hep bir manası var. Mesela bir evin pencere önünde sarı çiçek varsa, orada hasta var ve yoldan geçerken yüksek sesle konuşmamaya dikkat edin anlamına gelir, pencere önündeki kırmızı çiçek ise evde evlilik çağında genç bir kızın olduğuna işaret eder, portakal çiçeği umudu, kadife çiçeği umutsuzluğu simgelerdi.”

Gül koklayan Fatih Sultan Mehmet portresi

Kasaplar yılda iki ay çiçekçilik yapsın!

Yine Osmanlı’da çiçek ve çiçek yetiştiriciliğinin insanlar üzerindeki olumlu etkisinden dolayı şöyle bir uygulama olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Ne büyük incelik! Kasaplar sürekli hayvan kesip, et parçaladıkları için merhametleri azalabilir diye devlet, altı ayda bir kasapları izne çıkarır ve onların bahçıvanlıkla meşgul olmasını sağlarmış. Kaybettiği insani duyguları yeniden kazanmaları için… Devletin hukuk sisteminin başındaki adamın çiçek yetiştiriciliğinde otorite olması, döneminin en büyük din aliminin en büyük hobisinin çiçekler olması boşuna değil demek ki.

Bir de Evliya Çelebi anlatıyordu; Edirne’deki ruh hastalıkları hastanesinin bahçesinde şebboy, karanfil, reyhan, sümbül, lale gibi çeşit çeşit çiçek olduğunu, çiçeklerin hem varlıkları, hem kokuları ile hastalara şifa verdiğini.

Elinde gül tutan ak sakallı hattat fotoğrafı bana önce komik gelmişti, sonra merak edip çiçek kültürü üzerine bunları öğrendiğim bir araştırma içine girmiştim. Ve o zaman öğrendiğim bir şeyi hayatımda uygulamaya başlamıştım.  Çiçekçiliğin hatırı sayılır bir uğraş olduğu o dönemlerde, insanlar birbirine çiçek hediye edermiş. Ama bizim anladığımız gibi bir hediyeleşme değil. Çok manalı bir yöntemle. İnsanlar birbirine tohum, soğan veya fide götürürmüş. Bu şu anlama gelirmiş; dostluk, akrabalık, arkadaşlık emek ister, bakım ister, tıpkı bu tohumlar gibi. Bakarsan sana güzelliğiyle zevk veren bir çiçek olur, bakmazsan ölür. İşte bu yüzden ben de arkadaşlarıma hediye olarak bir buket çiçek götürmek yerine, soğan veya tohum, toprak ve saksı götürürdüm.

Geçenlerde bir arkadaşım fotoğraf göndermiş, benim ona üç yıl önce verdiğim çiçeğin fotoğrafı, büyümüş, güzelleşmiş. Fotoğrafı görünce gönlüm şenlendi, sahiden bunca yıl ve onca şeye rağmen o çiçeğe bakmış. Yaşatmış. Nasıl kıymet vermezsin böyle bir arkadaşa?

Tabi eskiler kendi ürettiği tohumu, soğanı, fideyi götürürmüş. Biz henüz o kadar incelikli bir çiçekçi olamadık. Ama yine İstanbul’da tanık olduğum bir güzellik vardı. Özellikle yazarlar arasında çiçek alışverişi olurdu. Bir arkadaşım, çiçeklerle dolu balkonunda çay içerken, her bir çiçeğin bir yazardan alınma olduğunu anlatmıştı. Hatırlıyorum da annemler menekşelerini böyle paylaşırdı arkadaşları arasında. Ne güzel bir paylaşım.

“Bu gülü de alalım mı?” diyor arkadaşım. Bir anda İstanbul’dan, Osmanlı’dan, bu devasa çiçek kültüründen çıkıyorum. “Çok uzun süre baktın, alıyorum bunu!” diyor ve alışveriş arabasına koyuyor o gül fidanını. Henüz açmış bir gülü yok. Bir iki tomurcuğu var sadece. Onca şeyi ben şu tomurcuklu gül fidesine bakarken mi düşündüm? “Tamam. alalım.” diyorum ve sayıyorum ki Ebussuud efendinin fidanlarından biri. Henüz açmadı tomurcuklar. Her sabah gidip bakıyorum, acaba Ebusuud Efendi’nin gülleri açtı mı ve ne renk?

1 Mayıs 2020 

yazı- Gülizar Baki

Önceki
Dertli