Yazı – Gülizar Baki

Hayata yenik başlayanlar için kendi acılarına, mağduriyetlerine üzülebilmek bile lüksmüş. Şimdi anlatacaklarım bana bunu öğretti.

Bir ayağını arkasında sürükleyerek diğer çocukların peşinde, şen kahkahalarla koşuyordu. 6 yaşındaydı ve ayağı alçıyla sarılıydı. Sadece alçı değil demir bir çerçeveyle de sarılıydı dizden aşağısı. Ayak bileğinden ve dizinden iki devasa vidayla tutturulmuş demir sütunlar vardı bacağının etrafında. O koşturdukça eteğinin altından demir sütunlar gözüküyordu.

Adı Bibi’ymiş. Daha doğrusu herkes ona Bibi diyor. “Bu bildiğimiz bibi mi?” diye soruyorum oradakilere. Zira eski Türkçede bibi, hala demektir. Acaba ondan mı geliyor adı? Bibi, Afganmış ve bu küçük zıp zıp kızın büyük ve ağır bir hikayesi varmış. Duyunca yığılıyorum içime.

Aslında sadece Bibi’nin hikayesi değil beni bu kadar üzen. Onun hikayesini öğrenmeme vesile olan insanların yaptıkları ve benim yapmadıklarım da… Utançla üzüntü bir aradaydı. Ne kadar iyi insanlar var, benim hiç aklıma gelmezdi böyle bir yardımda bulunmak.

Bibi ve kardeşi boş bir arazide oynarken kardeşinin bastığı mayın patlamış. Bibi ağır yaralanırken kardeşi olay yerinde can vermiş. 4 yaşındaymış o zaman. Onu buralara getiren gönüllüler olmasaymış muhtemelen o da ölecekmiş. Almanya’da bir dernek, böylesi bölgelerden, yani hayata yenik başlayanların diyarlarından ölüm döşeğindeki çocukları tedavi olmaları için Almanya’ya getiriyormuş. Çocuklar tedavi edilip sonra tekrar ülkelerine götürülüyormuş. Bibi de bu dernek sayesinde apar topar buraya getirilmiş. Bir yılı aşkın süre hastanede tedavi görmüş. Dernek, tedavisi devam eden ama hastanede kalmak zorunda olmayan çocukları gönüllü ailelere veriyormuş. Arkadaşım Meral de o gönüllü ailelerden biri olmuş ve yaklaşık 6 aydır Bibi’ye annelik yapıyormuş. Kendisinin 4 çocuğu ve yeterince yoğun bir hayatı var ama Bibi için “Hayatımızı güzelleştirdi.” diyor. Meral, diğer çocuklarla oynayan Bibi’nin ağır hikayesini anlattıkça göz pınarlarımı ruhum tıkıyor. Patlayacak gibiyim.

Bibi, dünyanın en uyumlu ve pozitif çocuğu. Başka çaresi mi var? Uyumsuzluk ve negatiflik her şeye sahip insanlara has bir lüks değil mi? Bibi’nin sizi bir kez görmesi yeterli, sonra karşılaştığı her yerde koşup size sarılıyor. Sizin üzerinizdeki kıyafete dair yorumlar yapıyor. Kolyeleri, bilezikleri… yani süslenmeyi çok seviyor. Büyük küçük tüm çocuklarla hemen kaynaşıyor. Sanırsın yıllardır arkadaşlar. Öyle de sevimli ki!.. Çabuk da öğreniyor. Neredeyse iki yıldır Almanya’da olan Bibi, çok güzel Almanca konuşuyor ve artık Türkçe de… Meral annesinden öğrenmiş. Onunla ilk kez karşılaşan herkes gibi merak ediyorum, sahi ana dilini hatırlıyor mu? Hiç mevzusu geçmemiş. Ama bir keresinde Afgan bir gazeteciyle tanışmışlar, onunla konuşmuş, hatırlıyormuş yani.

Bibin’nin ailesi kimdir, nerede ve ne yapıyor, bilmiyor Meral. Burası ise ayrı bir trajedi. Patlamadan sonra apar topar Almanya’ya getirilen Bibi’ye dair bilgiler muhtemelen üzerindeki kıyafete iliştirilmiş. Ama Almanya’ya getirildiğinde buradaki hastanede müdahale edilirken üzerindekiler çıkarılıyor. Kan içinde ve paramparça olduğu için de atılıyor doğal olarak. Dolayısıyla Bibi’nin kimlik bilgileri de fark edilmeden çöpe gidiyor. Sadece Afganistan’dan geldiği ve onu gönderen gönüllülerin bilgisi var. Gerisini dernek ve Meral, çocuk kendisini ifade edebilecek kadar Almanca öğrendiğinde onun anlattıklarıyla öğreniyor. Ama tüm bunları 4 yaşındaki bir çocuğun anlattığına dikkatinizi çekerim. Meral diyor ki “İyileşsin, ailesi bulunur. Geldiği şehir belli, soruşturulsa bulunur elbet.” Nitekim bulunuyor da. Orayı anlatmadan önce birkaç şey söylemek istiyorum.

Bibi, bazen uykusundan ağlayarak uyanıyormuş ve 6 aylık annesi Meral’e sarılıyormuş. Ailesine dair sorulara cevap vermiyor, ağlıyormuş. “Şu aşırı pozitif ve uyumlu çocuk mu?” diyorum hayretle! Evet, doğru ya, hayat bir kez daha bana öğretti, çok pozitif ve neşeli insanların içinde, tatlı ve yumuşak bir meyvenin içindeki sert çekirdek gibi bir trajedi vardır.

Geçen nisan ayında Bibi’ye sürpriz bir doğum günü partisi yaptık altı yaşına girdiği için. Hangi ayda ve günde doğdu bilmiyoruz ama bu çocuğun da bir doğum günü olmalıydı ve bizce Bibi baharda doğmuş olmalı. Hatta nisan çocuğu olmalı, kırda açan papatyalar gibi açmış olmalı dünyaya gözlerini. Pembe tülden bir elbise giydi. Saçlarına süslü tokalar takıldı. Üç katlı pastası ve bir sürü hediyesi, balonları oldu. Salon çocuklarla doldu. Bibi de biz de çok eğlendik. Arada gelip, “Anne!” diyerek Meral’e sarılan, partideki çocuklarla şen kahkahalar atarak oynayan Bibi’nin, ayağı da iyileşmeye başladı. Birkaç haftaya alçısı ve demir aksamları çıkarmış. Kemikler kaynamış ve gelişmeye, güçlenmeye başlamış. Meral, muhtemelen mayıs ayı sonunda Afganistan’a gönderileceğini söylüyor bize, partide. Ailesini araştırıyormuş dernek.

Mayıs ayı girince öğreniyoruz ki Bibi’nin ailesine ulaşılmış. Hatta telefonla konuşmuşlar. Daha doğrusu annesi babası konuşmuş, Bibi dinlemiş. Hiç tepki vermemiş. 6 yaşında bir çocuk o. Büyük bir korku ve ölümle  yaşam arasında savaş vermiş kocaman bir yürek. İki yılda çok farklı bir dünya gördü. Farklı kültürler tanıdı. Şimdi iyileşmiş ve medeni bir ülkede iki dil öğrenerek değişmiş olarak dönüyor ülkesine. Savaşın ve yokluğun ortasına, hatırlamadığı anne babasına, ölmüş kardeşine geri dönüyor. Ne tepki verebilir ki…

Mayıs ayı sonu ve Bibi gitti. Ben veda edemedim Bibi’ye. “Çok ağladı Bibi…” diyor Meral, giderken. Şimdi ne yapıyor bilmiyoruz. Dernek için Bibi, yüzlerce yaralı çocuktan biri. Bizim içinse bilmediğimiz bir dünyanın kahramanı. Belki okuma yazmayı öğrendiğinde mektup yazar Meral’e. Ya da buralara geri döner.

Aklıma Afgan mülteciler geliyor. Türkiye’de çoklar! Kapalıçarşı’da çok görürdüm Afganları. Hayalleri yeterince para biriktirip Avrupa’ya geçmekti. Hatta bu kış Van’da, sınırdan yürüyerek geçmeye çalışırken ölen Afgan mülteciler haberini hatırlıyorum. Sonra kadim Afgan kültürünü, tarihini… Söylenecek ne çok şey var… Ve susturan ne çok gerçek…

Yazı – Gülizar Baki

Fotoğraf – Namoo Deet

Sonraki
Labirent