Eskicideki Ayasofya

Yazı – Gülizar Baki

Hiç param kalmamış. Kantine su almaya gittiğimde fark ettim. Ay sonuna ise daha üç gün var. Kurs arkadaşıma söyledim, onun da cebinde 20’lik varmış, yarısını bana verdi. İşte öyle bir gündü. Dil kursuna gidiyorum, çünkü dilini bilmediğim bir ülkedeyim. Haftanın 5 günü kursa, 3 günü de kurstan sonra kütüphaneye gidiyorum. İki katlı devasa ve çok güzel bir kütüphane burası. Ve ben çalışmak için nedense hep Türkçe kitapların olduğu bölümü tercih ediyorum. “Orası daha sakin.” diyorum herkese! Halbuki not alırken kaleminin kağıt üzerindeki hareketinin sesinin bile duyulduğu bir ortamdayım, ama işte en sakin bulduğum yer burası. Sanırım sakinlik değil asıl sebep, hadi itiraf edeyim, Türkçe kitaplara bakarak Almanca ezber yapmak bana daha iyi geliyor. Bunu düşünerek elim cebimde yürürken önünden geçtiğim sahafın vitrinine bakıyorum. Öyle güzel kitaplar var ki… Bugün dükkanın önüne demirden iki sepet koymuşlar, içlerine de kitaplar yığmışlar. Eski kitaplar, 3-5 euro yazıyor. Ellerimi cebimden çıkarıyorum, Shakespeare’nin bir kitabı var. Eski basım, kapak çok şık. Çizimlerle de desteklenmiş. Brecht’ın birkaç oyun kitabını da inceliyorum. Kalınca bir kitap dikkatimi çekiyor, minyatür var kapağında. İstanbul burası, Sarayburnu. Kitabın üzerinde de İstanbul yazıyor. Almanca bir İstanbul rehberi. 1975 yılında basılmış. Epey kalın bir kitap. Arada birkaç sayfasında kuşe kağıdına basılmış İstanbul’a ait görseller var. Hepsine bakıyorum. Ayasofya başta olmak üzere İstanbul’daki kiliselerden fotoğraflar, Osmanlı dönemine ait renkli minyatürler… Eski bir dosta rastlamış gibiyim. Topkapı Sarayı’ndaki mavi çinilerin görselini görünce gözlerim parlıyor, gülümsüyorum. En son sayfasında katlanmış halde bir İstanbul haritası. 70’lerin İstanbul’u ve Google Maps’in minik adamı gibi sokakları harita üzerinde tek tek dolaşıyorum. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Almanca İstanbul rehberini koltuk altıma sıkıştırıp, başka dost var mı diye demir sepetlerin içini karıştırmaya devam ediyorum. Almanca halk hikayeleri, aşk romanları, başka gezi kitapları… Kapağı dikkat çekici güzellikteki bir kitabı almak için koyu kahverengi küçük bir kitapçığı şöyle kenara bırakırken sayfaları açılıyor. Ayasofya değil mi ora? Tek elle sayfaları açıyorum, hepsinde Ayasofya ve İstanbul var. Osmanlı dönemine ait. Kitabı iki elime alıyorum. Giriş bölümüne bakıyorum. Üzerindeki tarihe göre 1852 yılına ait gravür çizimler. İsviçreli mimar Caspare Fossati’nin çizimleriymiş. Sonradan öğreniyorum ki bu meşhur mimar, kardeşiyle birlikte Ayasofya’nın son ve en detaylı restorasyonunu yapan kişiymiş. Restorasyon tam 12 yıl sürmüş. Ayasofya’nın kolonlarını düzeltmiş, çatlayan kubbesini tamir etmiş. Ve o döneme kadar sıva altında kalan meşhur mozaikleri bulan ve Sultan Abdülaziz’in izniyle ortaya çıkaran kişi de Fossati’ymiş. Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin devasa hat levhaları da bu mimarın dönemde Ayasofya’ya yerleştirilmiş. İşte bu gravürler de o dönemde Fossati tarafından yapılmış. Resmen elimde bir hazine tutuyorum. Kalbim hızla atmaya başladı. Kitapçı ne kadar önemli bir kitap olduğunun farkında değil demek ki diye düşünüyorum. Heyecanım geçince ve daha detaylı inceleyince fark ediyorum ki elimdeki kitap, Fossati’nin çizimlerinin 1967 yılında Berlin’de sanat eğitimi alan öğrenciler tarafından yapılan kopyalarından oluşuyormuş. Olsun bence yine de kıymetli!  

Bu kitap benim için Alaaddin’in uçan halısı oldu! 

Renkli gravürler sayesinde tarihi yarımadayı ve Ayasofya’yı geziyorum. Hava ısındı sanki ve ben Hürrem Sultan Hamam’ı yanından Kabasakal Sokak’tan Ayasofya’ya doğru yürüyorum. Sanki az önce Yeşil Köşk’ün arka bahçesinde havuz başında kahve içmişim. Sahabe türbesinin önünde durup bir Fatiha okumuşum. Ayasofya’nın yanından yürüyüp Soğuksuçeşme Sokağa gireceğim birazdan. Çünkü şu anda o sokakların 1852 yılındaki hallerinin çizimine bakıyorum. Benim aklımdaki hali 2015 yılı Haziran ayına ait. Siren sesiyle irkiliyorum. 2018 yılına, 19 Nisan gününe, Essen’e geliyorum. Az geri çekilip tekrar bakıyorum sepetin üzerine, evet 3-5 Euro yazıyor. Cebimde 10 euro var. Dükkanın kapısına yöneliyorum. Kapalı. Saate bakıyorum 13.00. Öğle paydosundalar. Bir süre şaşkın halde etrafıma bakınıyorum. Üzerimde zamanda yolculuk yapmış yorgun bir ruh hali var. Bekleyeceğim, kitapları yani bu hazineyi bırakıp gidemem. Dükkanın eşiğine oturuyorum. Gravür İstanbul’unda gezmeye devam ediyorum. Ayasofya etrafında bir sürü cumbalı köşk varmış o zamanlar. Fossati, minarelere çıkmış, gördüklerini resmetmiş. Topkapı Sarayı’nı kuş bakışı çizmiş ve Kadıköy’e, Üsküdar’a kadar olan manzarayı da… Çizimlere bakarken yüzüme resmen Istanbul’un iyotlu lodosu çarpıyor. Sıcak ve güzel. Ne kadar kaldım o halde bilmiyorum, sahafın sahibi geliyor. Beni elimde kitaplar eşikte otururken görünce gülümsüyor. 

Bugünkü Sultan Ahmet Meydan’ının 1850’lerdeki hali…

İçeri giriyorum ardından. Buraya bayılıyorum. Tüm dağınıklığına rağmen. Enfes kitaplar var. Burada çalışsam, para istemiyorum, sadece kitaplarla bir arada olmak ve Almanca konuşmak istiyorum. Düzenlerim tüm rafları. Etrafa bakarken zaten zihnimden ışık hızıyla düzenliyorum her yeri. Bazı kitapları elime alıp inceliyorum. Dükkanın benim göremediğim yerlerine giden adam hala gelmedi. Bu Almanların hiç acelesi yok. Hiç hırsı da… Mesela o kadar kitabı şehrin en işlek caddesinde dışarıda bırakıp gitmiş. Sonra öğlen saatleri en kalabalık olan saatler, dükkanı kapatmış. Epey satış yapabilirdi ama onun için öğle yemeği daha önemli. Burada sakin kalmayı, acele etmemeyi, pardon telaş etmemeyi öğreniyorum. Ah İstanbul telaştan öldürmüşsün bizi. 

Ayasofya’nın içeriden görünümü

Gülümseyerek geliyor, elimdeki kitapları uzatıyorum, 8 euro diyor. Seviniyorum, 2 eurom kaldı bana, üç gün idare ederim bununla ben. Bir bilse bana dünyanın en kıymetli iki kitabını sudan ucuza sattığını. Ben de ne tuhafım, sudan ucuz dediğim bütün mal varlığım. O da borç. 

Kütüphaneye gider gitmez tarih atıyorum kitapların ilk sayfasına 19 Nisan 2018, Essen. 

5 Ağustos 2020 Köln. O kadar iyi yapmışım ki, kütüphanemin en kıymetli kitapları şimdi bunlar. Ayasofya gravürlerinden en çok sevdiğim ikisi de duvarımda asılı duruyor. Geçen bir dergide mimar Caspare Fossati’nin gravürleri hakkında kısa bir yazı vardı. Ayasofya ibadete açılınca gündeme gelmiş. Yazıyı görünce içimden, “Kitabı var bende. Hem de borçla alınmış. Kıymeti daha da büyük.” diyorum. Kaşıkçı elması gibi bir hikaye bu benim için. Üç tahta kaşıkla değiştirilen dünyanın en büyük elmasıdır ya hani o. İşte öyle… 

Kitaplığımda böyle hikayesi olan bir sürü kitap var. Şimdi İstanbul’da bir depoda duran diğer kitaplarım gibi. Aralarında annemin bana çeyiz olarak aldıkları da var, benim okuya okuya yıprattıklarım da… Kavuşur muyum onlara bilmiyorum ama orada gitmesem de görmesem de bir kütüphanem var, biliyorum. Buradaki kitaplarımla onları tanıştırmayı çok istiyorum. 

Eylül 2020

Sarayburnu’ndan Kadıköy, Haydarpaşa Garı ve adaların görünümü. Mimar Fossati, Ayasofya’nın minaresinden gördüklerini çizmiş.

Deneme – Gülizar Baki

Önceki
Aşina
Sonraki
Bekleyiş