Hikaye: Gülizar Baki

Fotoğraf: Gülizar Baki

Bu saçmalığı neden yaptım bilmiyorum. Hala aklıma gelince utanıyorum. Haydi röportaj yaptıklarına anlattın da yol kenarında incir satan çocuklara niye diyorsun! Amacın nedir? Bilmiyorum, ama heyecanlanmıştım. Anneannemin memleketi burası, yani Kürt Kızı’nın. Yaşadığımız yerde onun adını kimse bilmez. Herkes ona ‘Kürt Kızı’ der. 60 yaşını geçkin bir kadına da hala ‘kız’ denilmesi ilginç tabi. Sanırım bizim oralardaki tek Kürt de anneannemdi. Gelin olarak gelmiş. Dedem ilk eşi vefat edince onunla evlenmiş. Aslında evlenmemiş, dedem anneannemi satın almış. Evet, ben de öğrendiğimde çok şaşırmıştım, ama maalesef öyle olmuş. Zaten 70 yaşındaki bir adamla 25 yaşındaki bir kadın niye evlensin ki? 

Dayıma bu soruyu sorduğumda yüzü düşmüş, gözlerini yerden kaldırıp yüzüme bakamamıştı. Dayım şimdilerde 65 yaşında olmalı. Anneannemden büyük yani. Üvey oğlu değil de abisi gibiydi zaten. Onu koruyup kollardı. Mesela anneannem öldüğünde nereye gömüleceği sorun olmuştu. Aile mezarlığında artık yer kalmadığı için eski mezarların üzerine defnediliyordu yeni ölenler. Dedemin üzerine ise birkaç yıl önce vefat eden küçük dayım defnedilmişti. Karısı ve çocukları istemediler Kürt Kızı’nın da oraya defnedilmesini. Küçük teyzem, biraz çekinerek, “Anamın mezarına defnedilse çok mu şey olur?” diye sorunca epey bir sessizlik olmuştu. Annem yani Kürt Kızı’nın kızı ise, sessizce ağlıyordu. Neticede Kürt Kızını, dedemin mezarının yanındaki bir çocuk mezarlığına koymaya karar verdiler. Bir çocuk mezarlığına iliştirildi açıkçası. Karşımda mahcup oturan adam, yani Nuri Dayım, anasına yaptırdığı gibi mermerden yaptırdı mezarını. Mezar taşına da “Toz Ahmet’in karısı Kürt Kızı Esme, Ruhuna El Fatiha” yazdırdı. İşte bu garip kızdan dünya üzerinde, bir annem Dicle bir de bu mezar taşı yadigar kaldı. Bir de bu hikaye…

Epeydir sessizce oturan dayıma cevabını bildiğim soruyu sordum, konuşsun diye,

“Anneannem köye geldiğinde senden küçüktü değil mi?”

“Kader kurbanı ne demek bilir misin?” diye soruma soruyla karşılık verdi. Sonra da birazını da büyük teyzemden öğrendiğim Kürt Kızı Esme’nin hikayesini anlattı.

Anadolu, acısını evlat edinmiş kadınların diyarı. Şu üç yıldır Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans programı kapsamında gittiğim birçok şehirden dinlediğim yüzlerce öykü ve anneannemin hikayesinden dolayı eminim bundan. Cizre, İdil ve Şırnak’a da bu yüzden gitmiştim. Gitmişken de anneannemin ailesiyle tanışmak istemiştim. Nereden bilebilirdim Esme’nin adını 30 yıl sonra bile duyunca hortlak görmüş gibi olacaklarını!

“Merhaba, ben İdil, Cizreli Esme ve Giresunlu Ahmet’in torunu.”

Ölülerle konuşulur mu? Tuhaf. Başında durduğum mezar, anneannemin biricik aşkı Aziz ve oğulları Fırat’a ait. İdil’de Süryani Kilisesinin bahçesi burası. Taş duvarların içinde küçük bir kilise ve minicik bir çimenli alan. Bir köşesinde haç şeklinde mezar taşı var. Hiç mezar gibi değil. Zaten mezarlığa defnedilemeyince, kilisenin papazı buraya gömdürmüş. Aziz ve oğlu Sakarya’da bir trafik kazasında vefat etmiş. Arabada anneannem Esme de varmış. O ağır yaralı kurtulmuş. Esme yoğun bakımdan çıkınca da abileri Cizre’ye getirmiş. Aile meclisi toplanmış ve iki ay Esme’nin nasıl öldürüleceği yani ailenin namusunu kimin temizleyeceği tartışılmış. Bu sürede Esme köydeki abisinin ahırında tutulmuş. El ve ayaklarından zincirlenmiş. İşte o süreçte Esme’nin abilerinden biri ailesiyle birlikte fındık toplamak için Giresun’daymış. Mevsimlik işçi olarak. Dedem Toz Ahmet’i de orada bir kahvede tanımış. Daha doğrusu dedemin evlenmek niyetinden, bir kadın aradığından söz ediliyormuş. Çocukları razı değilmiş ama bu 70’lik adam şehirde gelinlerin yanında kalmak istemiyormuş. Köyünde kurulu düzeni varmış. Ona destek olacak bir kadınla evlenip köyüne dönecekmiş. Uygun adayı bulana para da verirmiş. Kahvedeki arkadaşı önermiş aslında Esme’yi bu adama vermeyi. Demiş ki “Öldürünce biriniz hapse gidecek muhakkak, yazık değil mi? Verin bu adama hem siz kurtulun hem de bu adamcağız!” Sonrası tahmin edebileceğiniz gibi, dedem soluğu Cizre’de almış. Aylardır gün yüzü görmeyen Esme’yi yıkamışlar, giydirmişler, nikahı kıymışlar ve bu yaşlı adamla otobüse bindirip göndermişler. Üç ay önce sevdiği adam ve oğluyla muhtemelen keyifli yoluculuk yapan Esme, yaşlı bir adamın yanında bilinmeze doğru yol alırken ne düşünüyordu acaba? Sormak isterdim anneanneme bunu.

Bir keresinde annem anlatmıştı, anneannem Giresun’a köye geldiğinde, teyzemlerin sürekli ağlamasını analarının yerine geldiği için sanıyormuş. Fakat onlar Esme için ağlıyorlarmış. Neredeyse kendilerinin yaşında bir kızın babalarıyla evlenmeye mecbur kalışına ağlamışlar. Ve hepsi itiraz etmiş bu evliliğe. Geri göndermesini istemişler. Ama dedemin, “Ben almasam kızı öldüreceklerdi, hayatını kurtardım.” demesi, resmi nikahın yapılması gibi sebeplerle gönülsüzce susmuşlar. Hele dayım Nuri, epey zaman dedemle konuşmamış. Sadece o değil, köylü de ilk başlarda dedeme tavır almış.

Mezarları başında durduğum Aziz’le Fırat ölmeseydi, ya da Azizle resmi nikahları olsaydı ne olurdu acaba? Bir kere ben olmazdım. Sahi şimdi buradaki çocuk yani Fırat benim dayım mı oluyor? Aziz’le Fırat’ın hikayesini de sırası gelmişken anlatayım. Ve benim adımın neden İdil olduğunu…

Aslında kimse anlatmadı bunu bana ama ben Şırnak – İdil’de yüzlerce yıllık küçük bir Süryani Kilisesi’nin bahçesinde o mezarların başında dururken fark ettim adımın hatırasını. Aziz, İdilli bir Süryani genci. Anneannemle okulda tanışıyorlar ve birbirlerine aşık oluyorlar. Sünni bir Kürt kızıyla Süryani bir gencin evlenmesi mümkün değil, ikisinin de ailesi izin vermez, onlar da kaçıyorlar. Aziz, İstanbul’da çalışıyor, ev kuruyorlar ve hatta çocukları oluyor. 17 yaşında kaçan bu gençlerin mutlulukları 25 yaşlarında bir trafik kazasıyla son buluyor. Esme o kazada ölmüyor ama mezarı dedemin köyü oluyor. Mezarı mı ikinci hayatı mı, bilemiyorum. Bu diyarların kadınları acılarını içine gömüp üstünde gül fidanları büyütür. Anneannem tüm bu yaşadıklarına rağmen kimseye öfkeyle muamelede bulunmadı, ya da şöyle demek daha doğru olur, güç eline geçince güçsüzü ezerek öç almadı. Bilakis iyi ve düşünceliydi. 90 küsür yaşında ölen ve son yıllarını yatalak geçiren dedeme bebek gibi baktı. Teyzemler, dayımlar analarının evine gelir gibi geldiler köye. Yazlarımız öyle güzel geçerdi ki, tatil ve köy deyince aklıma keyifli sofralar gelir. Hayatındaki tüm kötülüklere rağmen Esme, inadına iyi olmayı seçmiş bir kadındı. Çoğu Anadolu kadını gibi…

….

“Merhaba ben İdil, Cizreli Esme ile Giresunlu Toz Ahmet’in torunuyum.”

Bu yüzü buruş buruş adam, anneminki gibi çimen yeşili gözleriyle (Dicle nehri yeşili mi demeliydim) bana öyle bir bakıyordu ki, alın yazımı okuyor sanırsınız. Yüzümde asılı kalan gülümsememle bir süre bekledim bir şeyler demesini. Gözlerini yere indirdi, tespihli eliyle tuttuğu ince belli çay bardağının dibinde kalanını da bir fırtta çekti. Çay tabağındaki suyu ayaklarının dibine döktü, bardağı tabağa çat diye bıraktı, sonra da ikisini birlikte yanındaki boş taburenin üzerine koydu ve ayağa kalktı. Tekrar yüzüme baktı, bir şey diyecek sandım ama yanımdakilere de bakıp hiç konuşmadan gitti. Elimde ses kayıt cihazı, yanımda üniversiteden hocalar, belediyeden görevliler olmasa bir şeyler der miydi bilmiyorum ama büyük dayımla tek anım bu Yılmaz Güney filmi sahnesi oldu.

Şırnak. Fotoğraf: Gülizar Baki

Cizre Havaalanı yoluna paralel akan Dicle Nehri’ni izlerken fark ettim annemin gözlerinin rengi de böyle, Dicle yeşili. Anneannem içine gömdüğü acılarını, memleketini, aşkını Dicle ve İdil olarak kucağına almış. Ve bence bu hikayede benim yerim sadece anlatıcı olmamalı. Çünkü bilmek eylem gerektirir ve çözüm… Ben artık Kürt Kızı’nın hikayesini biliyorum ve onun gibi çaresiz değilim. Biz Anadolu’nun çileli kadınlarının torunları, yazgısını değiştirmeliyiz bu topraklardaki kadınların. 

2021 Ocak Lapsus Dergi 

Hikaye: Gülizar Baki