hikaye- Gülizar Baki

fotoğraf- Daniela Constantini

“Size doyum olmaz ama ben gidem. Cuma gecesi evde olmalıyım, Yusuf Efendi gelir, ışıkları yanık görmezse ayıp olur.”

Babaannem gezmeyi severdi, ama cumaya kadar. Gittiği yerde cuma günü yaklaştı mı, evinin yolunu tutardı. O akşam ve gündüzü evde olmalıydı. Yusufu için. Yani dedem için. Öleli yıllar oldu, fakat babaannemi dinleseniz hala yaşıyor sanırsınız. Aslında babaannem gibi sevilseniz, size de öyle gelirdi.

Dedem ne yaparsa yapsın Allah’ın izni ve Selvisinin aşkıyla yapardı. Hastalanmadan önce mesela çayı bitti ve çay içer misin diye sordu biri, cevabı şöyle olurdu, “Doldur içeyim, bir bardak da Selvimin aşkına.” Bir şey yapacak mısın diye sordular mesela, ya da bir yere gidecek misin diye, “Allahın izni ve Selvimin aşkıyla yapacağım/gideceğim.” derdi. Onların sevgisi emekle inşa edilmiş, diğergamlıkla güçlendirilmiş bir sevgiydi. Hayat arkadaşlığıydı. Selvi ile Yusuf’un 7 çocukları, 50 küsür yıllık aşkları vardı. Bir de küçük bakkalları. ‘Yusuf Efendi’, alzheimer olunca bakkal kapandı. Ama ilçede namı hala yankılanıyor, Köşker Yusuf’un bakkalını geçince sağda, Köşker Yusuf’un bakkalının karşısındaki camiyi bildin mi?..

Dedem aslında köşkermiş. Belki siz de köşker ne demek bilmezsiniz. Ben de bilmiyordum, üzerine de hiç düşünmemiştim, Antep’e gezmeye gittiğimde öğrendim. Orada deriden yapılma patik gibi ayakkabılar satılır. Yemeni derler. İşte öyle yemenileri ve deri ayakkabıları dikenlere ve ayakkabı tamircilerine  köşker denirmiş. 70’lerde hazır ayakkabılar yaygınlaşınca dedemin işleri azalmış. O da evinin yanına ahşaptan küçük bir oda yapmış, bizim meşhur bakkal orası olmuş. Yıllar geçtikçe ürün çeşitleri artmış, müşterileri de. Bakkalı büyütmek istemişler. Burası çok komik, bizim bakkalı tüm aile sırtlayıp arka bahçeye götürmüş. Yerine de betondan tek katlı bina yapmışlar. Emektar portatif bakkal ise depo olarak kullanılmış. Bakkalın kucakta arka bahçeye taşınması, aile efradı bir araya geldiğinde mutlaka anlatılır. Her anlatılışta da tüm aile kahkahalara boğulur. Şimdi ben anlatınca komik gelmedi ama buna nedense hepimizin gözünden yaşlar gelesiye güleriz.

Yazları babaannemin evinde toplandığımızda başka bir mevzumuz da Yusufla Selvinin aşkı olur. “Babanne hele bi anlatsana!” Yazmasının ucunu ağzına doğru kapatıp utangaç bir gülümsemeyle hep aynı şeyi söyler, “Kaç kere anlaticim biliyorsunuz işte!”

Evlenme sırası dedeme gelince, amcası asker arkadaşının kızını önermiş. Aile büyükleri ve ailenin kadınları toplanıp Adana’ya kızı görmeye gitmiş. Adı gibi uzun ve güzel kızı pek beğenmişler. Eli de becerikliymiş. İstemişler ve onca yolu gitmişken oracıkta da nişanı yapmışlar. Ne Selvi kız ne de göğ gözlü yakışıklı Yusuf nişanlısını görmüş. Hatta dedem arkadaşlarının gazına gelmiş sonradan bir bahane bulup nişanlısının köyüne gitmiş, kızın evinin önünden geçip durmuş. Bunu duyan kız da pencerelerin önünde dolaşmış durmuş, ama görememişler birbirlerini. İlk görüşmeleri kendi düğünlerinde olmuş anlayacağınız. 2020’lerde her anını sosyal medya üzerinden paylaşan bizler için inanılmaz bir durum.

Aslında dedemle babaannemin hikayesi öyle ilgi çekici detaylarla dolu, çılgın ya da acılı değil. Zamanın şartlarında ve normal. İşte bize çok güzel gelen kısmı da bu normal oluşu. O kadar çok anormallikler görüyor ve yaşıyoruz ki sıradan, normal ve küçük hikayelere, hayatlara hasret kaldık. Mustafa Kutlu’nun hikayeleri gibi, artık nadir bulunan normal insan hayatı. Sır yok, entrika yok, kötülük yok ve tabiki para yok. Yerine sevgi var, vefa, emek, diğergamlık ve mutluluk. Birbirini ve çevresindekileri güzelleştiren, iyileştiren bir ilişki ve evlilik dedemle babaanneminki. 7 güzel evlat yetiştirilen sıcak bir yuva. Sadece kendi evlatlarını değil, köylerinde okul olmadığı için ilçeye okumaya gönderilen tüm akraba çocukları da onların mütevazı hanelerinden geçmiş. Kucakta taşınan ahşap bakkalın rızkından onlar da nasiplenmiş. Hatta bakkalın karşısındaki camiye tayin edilen bekar imamlar bile onların hanesindeki mutluluktan payına düşeni almış. Komşular, akrabalar, kalabalık sofralar, mandalina bahçeleri, sıcak Akdeniz yazlarının geçirildiği yayla günleri… Babaannemin çocukları gibi baktığı çiçekleri, bahçesindeki defne ağacı, avakadosu ve tabi tavukları…

Yani insanlık tarihinde yaşanabilecek tüm anormallikleri bir arada gören bizim nesil için Yusuf ile Selvi’nin hayatını dinlemek Kaf Dağı eteklerinde geçen, uçan halılar ve mavi cinlerle dolu bir masalı dinlemek gibi.

Dedem son zamanlarında herkesi ve her şeyi unutmuştu. Çocuklarını, kardeşlerini… Bir tek babaannemi biliyordu. Uykusundan “Selvi neredesin?”, diye telaş ve korkuyla uyanırdı, babaannem “Buradayım ya Hacı!” diye seslendi mi “Tamam.” deyip uyumaya kaldığı yerden devam ederdi. Selvisi yanında ve tutunacak bir yeri varsa tamamdı. Yatağında yatarken, koltukta otururken düşeceği hissine kapılırdı hep ve bir yerden tutunma ihtiyacı hissederdi. O yüzden yatağının başına bir demir koymuştuk, ondan tutunarak dururdu. Bildiği ve yaşadığı her şeyi unuttuğu zamanda, zihnindeki devasa boşlukta kaybolmamak için Selvisine tutunması gibiydi. Selvi’nin aşkı onun hayatta tutunduğu tek daldı. Yatağının başındaki demir çubuk gibi.

Babaannem de şimdi her cuma gecesini evinde geçiriyor. Sevdiceğinin ruhu için dua okuyor. O gelecekmiş gibi evi temizliyor, yemek yapıyor, akşam ışıkları açık tutuyor. Allahın izni Yusuf’un aşkıyla.

hikaye- Gülizar Baki

Önceki
Mavi Bulut