Yalnızlık Senfonisi

hikaye- Gülizar Baki

Evet, yalnızım ve sanki yalnızlığa mahkûmum. Ne zaman yalnızlığımı diğerleriyle doldurmaya çalışsam aşkın bir güç tarafından mahkûmiyetime sert bir şekilde yönlendiriliyorum. Artık kabullendim. Yani kabullenmek zorunda kaldım. Dolayısıyla bu tatil gününde, hücremde, evimde oturuyorum. Kahvemi içiyorum, hafif dinlendirici bir müzik açmışım, elimde kitabım… Keyfimin keyfi yerinde yani! Kurguladığım bu huzurlu anın tadını çıkarıyorum. O sırada tenhalığımı bozan bir ses geldi. Telefonum çalıyor. Yenilerde tanıştığım bir arkadaşım arıyor. Kısa sürede pek sevmiştim onu. Kız çocuğu neşesini, heyecanını sevmiştim. Anneliği, eşliği, evlatlığı ve arkadaşlığı kısacası her şeyi bir kız çocuğu gibi. Ama çok şikayetçi; geçmişinden, bugününden, halinden… Bir de kendini tanımaya çalışıyor, sorguluyor. Sorgulayan insanları seviyorum. O kendisini ve her şeyi sorgularken ben de aynaya bakmış gibi oluyorum. Ben olmayan beni izliyorum sanki. Yani evli ve çocuklu olsam, bir de zengin, sanırım böyle olurdum diyorum. Neyse işte, telefonum hâlâ çalıyor, açayım:

      – Eşim ve çocuklar evde yoklar. Önce çok güzel geldi bu dinginlik. Ama sonra sen geldin aklıma… Yalnızlığın!

Hayda… Nereden çıktı şimdi bu. Hatta benden de onay bekliyor,

-Yalnızsın değil mi?       

Ne demeliyim şimdi,  istediği cevabı vereyim bari. Nezaketten öleceğim bir gün çünkü. 

-Evet yalnızım!

Sonra mevzu nasıl döndü dolaştı hatırlamıyorum, ama onun kalabalığın içinde tek olmasına ulaştı. Benimse yalnızlığım içindeki kalabalıklığıma, mutluluğuma da değindik. Tebrik ettik ikimiz birden beni. Kısa süredir tanışmamıza rağmen fark etmiş: “Kendini çok iyi avutuyorsun.” dedi. Ama ben kendimi avutmuyorum ki. Ben böyleyim. Yani gerçekten mutluyum. Hayatımı bir şeylere şartlamadım. Şu olursa yaşamım tamamlanacak, ya da olmadığında eksik ve dolayısıyla mutsuz olacak! Eksiklik de mutsuzluk değil ki aslında. Ekvator kuşağındaki insanların buraya hiç kar yağmıyor diye mutsuz olması gibi bir şey bu. Elimdeki imkanlarla en güzelini yaşıyorum işte. Dahası imkanlarımı iyileştirmeye, güzelleştirmeye çalışıyorum.  Onunla konuşurken farkettim ki toplumun algısındaki yalnızlık; evli olmamak, akrabanın olmaması.  Sevmesen de görüştüğün komşu, arkadaş filan yoksa yalnızsın. Ve mutsuzsun. Varsa değilsin. Peki olanların yani böyle kalabalıklar içindekilerin mutsuzluğu neden?

Bir saattir konuşuyoruz ve ona bedeninin bulunduğu yeni yeri ve hayatı nasıl kabulleneceğine, ruhunun da bedeninin yanına gelişine, yaşadığı travmaları nasıl aşacağına dair kendi tecrübelerimden yola çıkarak bir sürü nasihatte bulundum.   Şimdi düşünüyorum da aslında o benim aynamdan kendisini görüyordu: Yalnızlığını…

“Çok güzel oldu bu konuşma” dedi. “Bana iyi geldin. Neden seni aradım bilmiyorum ama biriyle bunu konuşmam gerekiyordu.” dedi. Yalnızlar kulübünün mecburi yöneticisi olarak soluklanmaya gelmiş bir kız çocuğunu teselli ettim gönderdim sanki… Hani WhatsApp gruplarında, herkes gruptan ayrılır bir sen kalırsın ve WhatsApp da sana ‘grup yöneticisi sizsiniz’ uyarısı verir ya. Benim yalnızlar kulübünün yöneticiliği vasfımda öyle bir şey.

İşte bak görüyor musun, keyfimin keyfi kaçtı. Kahya da elinde kırbaç dolaşıyor zihnimin, hatıralarımın odasında. Neyse kahveyi bitiremeyeceğim en iyisi bir çay yapayım kendime. Bu kadar Avrupalı entelliği yeter, Türk yazarlığına dönelim. Çay demlemeye kalkmıştım ki yeni arkadaşımın sözleri geldi aklıma, çaydan vazgeçtim, koltuğa uzandım.

“Artık kaldıramıyorum birçok şeyi ve eşim diyor ki, sen neler neler yaşamış birisin bunu mu aşamayacaksın!”

Ne kadar anlayışsızca bir söz. İşte bu yüzden kalabalık hayatında yapayalnız hissediyor bu kız. Eşi bile anlamıyor onu. Çocuklarıyla ise ayrı kuşakların, dertlerin insanları, aynı dili bile konuşmuyorlar. Dedim ki, “Lütfen eşine der misin, onları kaldırırken kondisyonum iyiydi. Hani spor yaparken başlarda enerjin vardır ağır hareketleri kolay kolay yaparsın, ama bir saat sonra enerjin biter, kasların yorulur, bırak bir şeyi kaldırmak, çekmek, kolunu hareket ettirecek halin kalmaz. Hayatta da bu böyledir. Ne büyük dertlere aman vermeyen ruhun küçük bir yoksunlukta çökebilir. Çünkü enerjin bitmiştir. Dinlenmen, güç toplanan, kendine gelmen gerekir. İnsan o yüzden zaman zaman ruhunu dinlendirmeli, enerji vermeli. Yaşama neşesi, umut… Bunların ne şekilde olacağı herkese göre değişir. Bana mesela güzel bir müzik, huzurlu bir ev, sevdiğim insanların sözleri, hatta gülme ama taş fırında odun ateşinde pişmiş trabzon ekmeğinin üzerine sürülmüş tereyağı beni mutlu edebilir. Sana ne yeterse onu yapmalısın…”

İnsanlar hep şartlı yaşıyor. Şu olursa iyi, şöyle olursa güzel, şunlarım eksik! Hep bir yoksunluk, eksiklik halindeler. Alıyorlar, yapıyorlar ama dolduramıyorlar. Halbuki mesele insanın kendi içindeki boşluk. Türlü şikayetlerini üstüme boca ettikten sonra arkadaşım, ruhum da yorulmuştu, sohbeti bitirdim ve telefonu kapattım. Öylece olduğum yerde kaldım. O anda çok yoruldum ve her şeyden çok yıldım. Sanırım bu yüzden de yalnızım, çünkü herkes böyle düşünüyor. Yaşıyor! Salgın gibi… Sosyal medyanın etkisiyle daha bir yayıldı bu ruh hali. Benim gibiler bu virüse kapılmamak için evde kalıyorlar ve yalnız.

Kalkayım da bir çay demleyeyim. Yalnızlığımı da karşım alıp hoşsohbet edelim. Belki keyfimle kahyası da bir kek yapar. Muhabbete katılırlar. Moralimiz yerine gelir. Hem Sezen Aksu da bize eşlik eder, Yalnızlığın Senfonisini söyleriz hep beraber;  “Anladım sonu yok yalnızlığın. Her gün çoğalacak.”

Haziran 20 

hikaye- Gülizar Baki