Badem Gözlü Elmasla Sırma Saçlı Murat

hikaye- Gülizar Baki

Baştan söyleyeyim, badem gözlü değilim. Murat da kel zaten! Ölünce öyle olduk. Yaşarken yanımıza yöremize gelmeyen çoluğumuz çocuğumuz, eşimiz dostumuz ölünce bizi öyle andılar ki, çenesi bağlanmamış mevtalar gibi ağzımız açık kaldı. Meğer ne çok severmiş çocuklarımız bizi de yaşadığımız için söyleyemiyorlarmış. Bilseydik önceden ölürdük. Nasıl ağlamalar, ağıtlar, övgü dolu cümleler… Bizim bile gözlerimiz doldu. Hele yolda görünce selam vermeyen hatta yolunu değiştiren yeğenim, facebook’a yazmış ki, “Canım halam biz senden razıydık Allah da razı olsun.” Niye benim haberim yok benden razı olduğunun? Ben senden razı değilim sıpa! Neyse mübarek ölüyüm ağzımı bozmayım.

Aksiliği ve cimriliğiyle meşhur Murat da meğer ne tonton bir dedeymiş. Torunları öyle hatıralarını anlattı ki Murat, acaba yaşadım da ben mi unuttum diye düşünüp duruyor. Bize yaptırdıkları mezarlığı görmeniz lazım. O kadar beğendik ki dayanamayıp ziyarete gidebiliriz. Yahu köftehorlar, yaşarken evimizi pislik götürüyordu, niye gelip temizlemediniz? Tabii tüm bu övgüler, badem gözler, sırma saçlar, mermer mezarlar onlara zırnık bırakmadığımızı öğrendiklerinde ne olacak meraktan bir daha ölebilirim.

Murat, bu şanlı uğurlama töreninin parayla ilgili olmadığını düşünüyor. Cimri filan ama yufka yürekli canım kocam. Zaten zor ikna ettim ölmeye. Ona göre çocuklar, akrabalar, komşular gaza geldiler. Şu herkesin elinde kaydıra kaydıra baktığı facebook, instagram, story diye bir şey var ya. Orada gaza geliyorlar. Yazdıkça da coşuyorlar. Ben yazılanları okuyunca, uzaklara dalıp sonra da şöyle diyor Murat, “Sıpa edebiyat yapıyor.” O böyle yorumlayınca benim aklıma çocukluğumuzdaki aşıklar atışması geliyor. Bu sanal ortamları da ona benzetiyorum. Biri yazıyor, diğeri altta kalmamak için yazıyor, yazarken gaza geliyor, övgüler övgüler. Tabii zahmetsiz, sıkıntısız yaz babam yaz. Ben bir yerden sonra okuduklarıma gülüyorum da Murat, yazık, bu sefer dertlenmekten ölecek. “Hacı, düşünme o kadar, öldün sen, keyfini çıkar ölmenin.” diyorum hep.

Şimdi kapı çaldı, bizim huri kız çay kurabiye getirdi. Teşekkürler hanım kızım.

Kızlarımı özlediğimi farkettim. Sağ olsunlar tüm aksiliklerimize, onlara karşı yanlışlıklarımıza rağmen bizi bırakmadılar. Annem derdi, “Kız evlat gibisi yok.” Gerçekten yokmuş. Oğlanlarım da iyi çocuklar aslında ama işte dünya gailesi. Aslında itiraf etmem gerekirse suç sırf çocuklarda değil. Hatta sırf bizde diyebilirim.

Çok konuştuk Muratla bu durumu. Utandık, ağladık. Ama kendimizi öyle davranmaktan alıkoyamadık. Alışkanlık mı dersiniz, bağımlılık mı? Aslında Murat cimri bir adam değil. Hayat onu böyle davranmaya itti diyebilirim. Yokluktan mı? Değil. Millet açlıktan kırılırken bizim ambarlar dolu olurdu, ineklerimiz, mandalar, bol sütleri, yağları, paramız olurdu hep. Tek erkek evlat olunca da tüm mal mülk ona kaldı. Çok çalışıyorduk evet ve çok kazanıyorduk. Eli de boldu, nasıl oldu da bir kilo kıymayı alırken kılı kırk yaran adama dönüştü derseniz, zaman, şartlar derim. Hayal kırıklığı da diyebilirim. Murat oğullarının ve gelinlerinin, bizim gibi olacağını umdu hep. Biz çok çalıştık, ölene kadar büyüklerimizin resmen emrindeydik. Bekledik ki çocuklarımız da öyle olsun. Ama onların hayattan beklentileri farklıydı. Gelinler şehirde yaşamak istedi. “Bunca parayla köyde, inek bokları arasında yaşamak istemiyorum.” dedi büyüğü. Küçük gelin, yeğenim olur, şehirde büyümüş, okumuş, köye gelip tarladan fasulye mi toplayacak! Köyde ağalar paşalar gibi yaşayan oğlum, şehre gitti şoförlük yapıyor. Murat çok bozuldu buna. Büyük oğlana dükkan açtı, ev aldı, bir teşekkürü bile çok görünce, küçüklere kesenin ağzını kapattı. Kızlara, çok utanıyorum, hep el muamelesi yaptık. Evde misafir gibi davrandık onlara. Çeyizleri için ne yaptılarsa onları aldılar tek. Son zamanlarda eve geldiklerinde ise Murat, yediklerine içtiklerine bile laf eder oldu. Hele çocuklarının yedikleri gözüne batıyordu. Ahiretliğim Haticeyle de bu yüzden küstü. Benim de görüşmemi istememişti ama biz gizli gizli görüştük. O ölene kadar… Hatice demişti ki, “Murat, kendine gel. Gardaşım bu hâl hâl değil. Evlat evlattır, kızı – oğlanı olmaz. Bak oğlanlar el gibi misafirliğe gelip gidiyor, gelinlerin, torunların gelmek istemiyor. Bırak kızların gelsin. Çocukları üzme. Geliyor, evini şenlendiriyorlar. Sofranı kuruyorlar, evini temizliyorlar. Doldur dolapları, yesin içsin çocuklar. Ben torunlar gelecek diye ketçap mıdır nedir bir zımbırtı var ondan bile alıyorum. Yeter ki yesinler, keyiflensinler, evimi şenlendirsinler. Ele güne de ayıptır, ne diye yediğine içtiğine karışıyorsun çocukların.” Küstü Haticeye, konuşmadı onunla. Hatice vefat ettiğinde ise çok ağladı. Mezarı başına gitti günlerce, “Bacım sen haklıydın, sana hak verdim, ama inat işte. Yapamadım.”

“Çok aksisin.” demişti Hatice. Evet, öyleydi. Hele son zamanlarda hayata tiksinir gibi bakıyordu. Ben de öyle olmuştum. İçimde bir öfke vardı hep. “Bu neyin öfkesi?” demişti Hatice. Mezarı başında ağlarken Murat, “Hatice, yaşayamadığım hayatın öfkesi biliyor musun? Çocuklara veya başkasına değil. Kendime kızıyorum. Bu neyin hırsıydı. Çalış çalış, koştur koştur. Bir baktım ki hayat bitmiş ve ben ne yapmışım? Hiçbir şey…” hıçkırmaktan konuşamadı. Sözü ben aldım, “Doğru dürüst çay içemedik, yemek yiyemedik bile Hatice. Sen de biliyorsun, hep işimiz vardı. Koca yazlar geçti, çocuklarla bir pikniğe gitmedik, çoluk çocuk şenlikli bir sofra kurmadık. Gelinler gelince, kırlara doğru pikniğe gitmek istiyordu ya! Aklıma o geliyor. Ömrüm kırlarda geçti ama bahar da açan o güzelim çiçekleri görmemişim hiç. Bakmışım, ama görmemişim. Ne koçlar kestik, ben gelinler gibi demedim kocama, şurasını pişirelim de yiyelim. Ben ise kellesini şöyle temizle, karnını yıka pişir, derisini tuzla… Bana hep angaryası kalmış. Sevmezdim o yüzden biri gelince koç, dana kesilmesini. Zahmetinden kaçardım. Gelinler sevinince, ikimiz de o yüzden sinirleniyorduk. Gelinleri kovmuş gibi olmamızı sebebi boydu.” Ağlamamı tutamadım. Benim ağlamam ama vicdan azabındandı. Ah canım kızlarım, nasıl da hevesinizi kırmışım, gönlünüzü. Affeder misiniz beni!

Bu mevzuları geçelim, derin ve çok üzücü. Ben size ölümümüzü anlatacaktım.

Dizlerim şişmişti, romatizmadan, ev soğuktu, sobayı yakıyoruz ama diğer odalar buz gibi, doğru dürüst yemek yiyemiyoruz. Yaşlıyız, yorgunuz, öfkeliyiz, mutsuzuz. Çocukları çağırıyoruz gelmiyorlar, biz gitsek duramıyoruz. Şehir artık bunaltıyor bizi. Dört duvar arasında, apartman dairesinde bunalıyoruz. Sürünerek mutfağa gittim, yumurta kırayım da yiyelim diye. Ayakta duramadığım için tüpte pişireceğim. Tereyağını koydum tavaya, yumurtaya dolapta ulaşamıyorum. Beni bir ağlama tuttu. Tereyağı yandı. Duman kapladı mutfağı. Murat odun almaya dışarı çıkmıştı, koşarak geldi, dumanı, dolap önünde iki büklüm ağlarken beni görünce o da ağlamaya başladı. Dedim, “Murat, keşke ölsek.” Biz öylece ne kadar dolap önünde kaldık bilmiyorum, kapı çaldı, kardeşim ve eşi, yemek getirmişler. Bizi öyle görünce panik oldular. Sağ olsunlar, ortalığı derledi topladılar, sofrayı kurdular, birlikte yedik içtik. Yıllardır, yanımızda öfkemiz, tiksintimiz, hayal kırıklıklarımız olmadan oturduğumuz, bir şeyler yediğimiz nadir anlardandı. Kardeşim, “Yanlış anlamazsanız,” diye söze başladı ve farkında olmadan bizi ölmeye ikna etti aslında. Evi temizleyemediğimiz, yemek yapmakta zorlandığımız için, bir yardımcı almamızı önerdi. Maddi olarak imkanımız var, evet. Alabilirdik çok kolay. “Ama bunca çocuk sahibi insanız ayıp olmaz mı?” dedi Murat. Ah şu saçma ayıplar! Kardeşim haftalık alışveriş için de market sahibiyle konuşmamızı önerdi. “Üç beş kuruş fazla verin size kapınıza getirsinler. Ahir ömrünüzün sonunda bari malınızın hayrını görün.” dedi. Hatice’nin tavsiyelerini de söyledi. Ama bunları bu sefer duymak bizi öfkelendirmedi. 

Onlar gittikten sonra Murat’la sabaha kadar konuştuk. Dedik, huzurevine gidelim mi? Köyde yaşıtımız kalmadı artık, sağlık sorunlarımız da var. Huzurevinde hem yaşıtlarımız, dostlarımız olur, hem de hemşiremiz, doktorumuz, bakanımız. Sonra konuş konuş bu fikir aklımıza geldi. Maksadımız çocuklara ders vermekti, malı mülkü sattık savuşturduk, kimseye adres vermeden huzurevine gittik. Ölmüşüz gibi de kendimizi gömdürdük. Benim sandıktaki kefenimize kıyafetlerimizi, bir iki parça hatıralık eşyalarımızı aslında hayal kırıklıklarımızı, öfkelerimizi, yarım kalan hayatımızı koyduk ve gömdürdük. Sonra da biraz para verdiğimiz memura çocuklarımızı aratıp, “Anne-babanız öldü, gömdük.” diye haber verdirdik. Yeniden doğduk aslında ve bir şey söyleyim mi? Sanki rahatladık. Dizlerim daha az ağrıyor. Yemeklerin tadı daha güzel geliyor. Şu çayın, kurabiyenin bile tadını alıyorum artık. Ve malımızın hayrını dünya gözüyle nihayet görüyoruz. Enteresan olan çocuklarımızın ve akrabalarımızın bile hayrını görüyoruz. Siz de gördünüz değil mi ölmek iyi geldi?

hikaye- Gülizar Baki