Son güncelleme:

Hikaye: Gülizar Baki

 Hoş geldin delikanlı. Hanım da uyuyakalmış, kusura bakma. Ben de yeni fark ettim burada olduğunu. Ayakta kaldın. Oturabilirsin, arkanda sandalye var… Öylece durdun kaldın. Yahu çekinme otur istersen şuraya… Neden oturmuyorsun evladım, alacaklı gibi dikiliyorsun! Lütfen, otur… Sen bilirsin, yorulmam diyorsan ayakta da durabilirsin. Hanım da misafir gelmiş, bunca tantana hâlâ uyuyor, sen tepemde dikiliyorsun, sinirlerim bozuldu! Tövbe tövbe, oğlan dikildi kaldı orada kâhya gibi. Evladım bir diyeceğin mi vardı? Bak hele hala ses yok! Ben seni tanıyamadım, kimlerdensin? Dur biraz doğrulayım, ha şöyle, şu yastığı da arkama koydum mu… Öyle uzun zamandır yatıyorum ki elim kolum tutmaz olmuş. Bana tanıdık geliyorsun, ama çıkaramıyorum bir türlü. Akrabalardan mısın? Yoksa Dışişleri çalışanı mısın? Bir şey mi diyecektin? Bir isteğin mi vardı? Gerçi ben artık, başkası için ne yapabilirim bilmiyorum! O ‘Işık Mehmet’ zamanlarım geçeli çok oldu. Bana artık ‘Gidemeyen Mehmet’ denmesi daha uygun olur.

Gidemiyorum bir türlü evladım. Kazık çaktım bu dünyaya. Ve dünyaya çaktığım kazığın şu yeşil koltuğa denk gelmesi ise son derece üzücü. Bak bundan dolayı bile depresyona girmeye hakkım var. Hey gidi Işık Mehmet! Sen nerelerde gez dolaş, sonun şu yeşil üçlü koltukta iki seksen yatmak olsun. Yanımda uyuklayan bu kadın ise emektar eşim. Bunca sese kalkmaması da tuhaf ha. Horultusundan yıllar sonra konuştuğumu bile duymuyor kadın. Ah ne kadar zarif ve hanım hanımcık bir kızdı. Hâlâ öyle, ama hayat onu biraz hırçın ve nasıl derler, ha buldum haşin yaptı. Aslında sadece hayat değil bunda benim de payım var. Özellikle varımı yoğumu o şerefsiz Yavuz’a kaptırınca ve o şokla tepetaklak hayatın tüm kuyularına yuvarlanınca… Onun bu hallerini görmeye dayanamıyorum. İşte depresyona girmek için bana bir sebep daha! Zaten Karun kadar zenginken işsizlik maaşına kalmak gibi devasa bir sebebim vardı, bunlar beni daha çok dibe çeken detaylar oldu. Doktorlar, “Tamam yaşlılığa bağlı hastalıkları var, ama yatalak olmasına sebep olacak bir durum yok.” deseler de benim elim ayağım, dilim tutmuyor. Öyle ölü gibi yatıyorum yıllardır. Konuşmadan, dönüp dönüşmeden. Her uykumdan uyandığımda, “Kahretsin gene mi ölmedim” diyorum. Tavandaki şu metalik aksamlı florasını görünce kahroluyorum. Ölemememin simgesi oldu. Günlerce bir şey yemedim, öleyim diye, ama açlıkta bir seviye var oraya gelince istemsiz yiyorum. Sonra pişman oluyor, yine açlığa kapılıyorum filan… Fakat ölmüyorum, ölemiyorum. Ben, bedenim dahil her şeyimi bıraktım da onlar yakamı bırakmıyorlar.

Bizim çağın insanlarının meşhur örneğidir, “Sakıp Sabancı ne götürdü ki, sen de götüresin!” Yemin ederim Sabancı çok şanslıymış. Bak ben de hiçbir şey almak istemiyorum, koşa koşa gideceğim de yakamı bırakmıyor dünyalıklarım. Bilhassa bedenim. Bir de kursağımda kalan heveslerim. Ne çok ajite ettim halimi değil mi? Dur anlatayım da sen karar ver ajite mi ediyorum.

Şöyle ki, buralara yani Almanya’ya mühendislik okumak için geldim. Zordu ve uzun sürdü ama okulu bitirdim. Hiç mühendislik yapmadım. Farklı işlerle uğraştım. Çok çalıştım ve çok kazandım. Çok da çevrem oldu. Tercümanlık yaptım, bir dönem Almanya’da Türklere dair ne mahkeme görülüyorsa, resmi yazışmaların çevirisi benim elimden geçiyordu. Dolayısıyla konsolos çalışanları, NATO’daki Türk askerleri, Almanya’ya gelip giden ünlüler, siyasiler, yazarlar herkes ama herkes benimle bağlantı kuruyordu, kurmak zorundaydılar da… Sürgün ünlüler var ya Cem Karacalar filan hepsini iyi tanırım. Çok da desteğim olmuştur. Fakir Baykurt’un buralarda kurduğu Türkçe kitaplıkta benim de desteğim var. NATO askerlerine ne çok kokteyl vermişizdir şu yanımda uyuklayan zavallı kadınla. Eve bavulla para getirdiğim zamanlar olurdu. Işık Mehmet isminin açamayacağı kapı, ulaşamayacağı kimse yoktu. Çok nüfuzlu ve zeki bir adamdım. Lakabım da iş bitiriciliğim ve hızımdan dolayıydı.

Ama biliyor musun, tüm bu şaşalı haller, tüm bu insanların işlerine yarıyorsam varmış. Ne zaman ki ben muhtaç oldum, kimse kalmadı yanımda yöremde. Cem Karaca’ya hep sitemkâr olduğunu düşündüğüm için sinirlenirdim, açtığı dükkâna dava arkadaşları dahil kimse destek olmadı diye şikayet edince. “Düşenin ideolojisi de dostu da kalmıyormuş.” derdi. Ben arttırıyorum sözünü, düşene herkes tekme atıyormuş be dostum. Neyse işte o nüfuzlu Işık Mehmet’in kapısını çalanlardan biriydi şerefsiz Yavuz. Uzaktan akrabam da olur. Bir iki iş yaptık iyi de para kazandık. Sonra dedi ki, gel seninle bir hava yolu şirketi kuralım, uçak kiralayıp Türkiye’ye uygun fiyata uçuş hizmeti yapalım. Çok iyi fikirdi aslında. Bağlantı kurma ve sermaye benden. Yavuz ne yapacak peki? Bunu hiç düşünmedim. Çok yoğun ve çok güçlüydüm çünkü! Basiretim mi bağlandı, çekilecek çilemiz mi varmış bilmiyorum, varımı yoğumu satıp, altın yumurtlayacağını sandığım bu işe yatırdım. Bir tek bu yeşil koltuğun olduğu daireyi, yanımda uyuklayan şu zavallı sattırmadı. O zaman öyle kızmıştım ki ona. Evi terk etmiştim. Yavuz denen dolandırıcı, öyle bir dalavereler yaptı ki şirket ve paralarım onun üzerinde kaldı. Mahkemeler, araya sokulmaya çalışılan nüfuzlu devlet adamları… Ne yaptıysam sonuca ulaşamadım. Kapısını çaldığım dostlar (!) yüzüme bile bakmadı. Yavuz benden önce kapılarını çalmış, içi parayla dolu çikolata kutuları götürmüş! Benim paramla benim kuyumu kazdı anlayacağınız. Piyasada yediğim kazık duyuldukça kalabalık çevrem tenhalaşmaya başladı. İnanır mısınız pahalı Mercedesime benzin alacak param kalmamıştı. Yakınlarda tanıdığım hatta ve dükkânı açmasına vesile olduğum bir esnafa gidip 5-10 Mark borç istedim. Allem etti kallem etti vermedi. Arabayı orada bıraktım, tramvayla eve geldim, şu yeşil koltuğa uzandım ve o gün bugündür buradayım. Yavaş yavaş hayattan çekildim.

Düşenin dostu olmazmış evet ve düşen ölemezmiş de. Bak bana. Zaman algım dağıldı, şimdi kaç yılındayız, ben kaç yıldır burada böyleyim bilmiyorum. Ama epeydir geçtim bedenimin karşısına izliyorum hallerini. Ve yalvarıyorum, nolursun bırak da gideyim. Sanırım bu din diyanet işlerinde anlatılan Araf bu. Yani benim yaşadığım hal. Eve gelen giden, çocuklar bedenime sesleniyor, onunla konuşuyor. Güya bedenimden gizleyerek benim olduğum tarafa doğru dönüp, ah vah ediyor, halimi yorumluyorlar. Ve ben, tüm bunları görüyor, işitiyorum da bir türlü ölmüyorum. Yani normal insan duysa ölür değil mi? Ben ölemiyorum, bırakmıyor dünyalıklarım, kursağımda kalanlar. Geçen oğlan dedi, “Baba seni Türkiye’ye götüreyim mi? İzmir’e.” Bir heyecanlandım, gidersem belki oralarda ölürüm. Ama sonra korktum. Ya gidersem ve bedenimin keyfi, canı yerine gelirse. Dedim ya ben bu yeşil koltuğa kazık çaktım, dünya yok olana kadar burada kalacağım galiba.

Korkmuyor da değilim hani. Öleyim diye ölüp bitiyorum da, öbür taraf nasıl bilmiyorum ki! Beni pişmanlıktan kıvrandıran bu hatalarımın bir bedeli var mıdır acaba. Azrail, cehennem ateşi, zebaniler filan beni korkutmuyor. Şu vicdan azabı, boğazıma oturan şu kazık, yüreğimi delen pişmanlık hançeri ölünce de devam ediyorsa ya… Vakti gelince güzel güzel gitmek yani ölmek en büyük zenginlikmiş. Ben “gidemeyen Mehmet” diyorum ki, gitmekte ferahlık vardır. Keşke dünyalıklarım yakamı bıraksa da gitsem.

Laf lafı açtı, sana soramadım ne içersin diye, gerçi hanım da hâlâ uyanmadı. Kalksın o sana çay kahve yapar, kesin yemek de çıkarır, çok sevinir geldiğine. Bir şey soracağım, sen beni görüyor musun? Deminden beri dikkatimi çekti direkt bana bakıyorsun. Bedenime değil. Beni gören şimdiye kadar kimse olmamıştı da. Aaa güldün. Ha şöyle oğlum, onca laf ettim hiç tepki vermedin, ne oturdun, ne konuştun. Hey Işık Mehmet duydun mu senden başka beni, ‘gidemeyen Mehmet’i, gören biri var. Bir dakika. Sen beni neden görüyorsun? Yoksa… Hanım bizi duymuyor mu? Yoksa… Sen yıllardır yolunu beklediğim misin? Ölüm bana genç ve güzel bir delikanlı olarak mı gözüküyor? Ben, pişmanlıkların koynunda, vicdan azabıyla kıvranan Mehmet’e de böyle güzel gelir miymiş ölüm? Söyle güzel delikanlı, bu sinir bozucu floresan sönecek mi benim için?

Hikaye: Gülizar Baki