Son güncelleme:

Hikaye: Mus’ab Atıcı

Fotoğraf: Gleb Vasylynka

Emekli Edebiyat öğretmeni Ali İhsan Bey, emekli olduğu son görev yeri olan liseye dört yıl sonra geri döndü. Daha lisenin nizamiye kapısından girmesi ile üzerine onlarca anı hücum etti. Hep söylenir ya ilk göz ağrısını unutamaz insan diye. Ali İhsan Bey onlarca okulu, eşi dostu unutmuştu da ne bu liseyi ne de buradaki hatıralarını unutamamıştı. Anıların geçit töreni eşliğinde girdi okulun kapısından içeri. Kapının biraz ilerisinde, koridorun girişinde, masada oturan nöbetçi öğrenciyi başıyla belli belirsiz selamladıktan sonra aşağı kata inen merdivenlere doğru yöneldi. Merdivenlerin sonu kantine, yani Ali İhsan Bey’in görev yaptığı yıllarda sık sık uğradığı yere çıkıyordu. Tüm öğretmen arkadaşları çaylarını, ikramlarını, yemeklerini üst kattaki öğretmenler odasına söylerken kendisi aşağıda kantinde olmayı yeğlerdi.

Kantini işleten Recep ve eşi Gülsüm ile sohbet etmek onu gençlik günlerine götürüyordu. Ara sıra Recep’e takılırdı. “Yahu evde içtiğim çay çayda. Bu senin demlediğin çay ab-ı hayat mübarek” dedikçe Recep dökülen dişlerinin ardından hınzır bir çocuk gibi gülümserdi. Bir an duraksadı Ali İhsan Bey. Derin, kederli ve yaşlı bir gülümseme yerleşti yüzüne. Şimdi çok geride kaldı o günler diye geçirdi içinden. Artık yaşlılığında verdiği yorgunluktan olacak merdivenlerden inerken bile nefes nefese kalmıştı. Özensizce yırtılarak çıkarılmış büyük bir defter sayfasına büyük harflerle kantin yazısı yazılmış olan kapının önüne geldiğinde acelesi olmayan bir ev sahibi edasıyla kapının kolunu biraz kendine doğru çekerek açtı kapıyı. Malum, bu hamle yapılmadan açılmazdı bu menem kapı. Anlaşılan o ki ne kapı, ne de göbeği değiştirilmemişti. Her şey bıraktığı gibi duruyordu. Açılan kapı ile beraber onlarca hatıra saçıldı ayaklarının önüne. İşte tam köşede “ab-ı hayat çeşmesi” işlemeli semaver. Yerini hiç yadırgamamış gibi duran kanepe. Ve koca bir fabrikayı andıran demir döküm tost makinesi. Zamanında Recep’e sorduğu soru aklına geldi. “ Sahi Recep bir basmaya kaç tost ekmeği sığıyor bu canavara? ” Az tost yememişti bu kantinde. Burada kaç öğrenciye yemek ısmarladığının haddi hesabı yoktu. Her sınavdan sonra en yüksek notu alan üç öğrenciye burada yemek ısmarlardı. Artık okulun ritüeli olmuştu bu davranışı. Kendisi de çoğu kez evde kahvaltı yapıp gelse bile buraya uğramayı ihmal etmezdi dersten önce. 

Köşede duvara yaslanmış kanepenin üzerine bırakıverdi kendini, tüm derdini, tüm yükünü yıkan bir hamal gibi. Emekliydi işte, yıllarca emeklilik günlerinin sakinliğini hayat etmişti. Kader bu ki o beklenilen sakin günler hiç gelmedi. Oğlu üniversite son sınıftaydı. İnşallah o da kendi gibi öğretmen olacaktı. Neredeyse her gün, oğlunun mezuniyetini, göreve başladığı ilk günü hayal ediyordu. Derin bir of çekti. Koca bir dağ oturdu sanki göğüs kafesinin üzerine. Kardeşi geldi gözünün önüne. Bir sene kadar önce kalp krizinden kaybetmişti onu. Sonra onun çocukları; kız lise son sınıfta, oğlu, eli avuca sığmayanı orta sonda. Kardeşinin ölümünden sonra almış getirmiş yanına hem yengesini hem çocukları. Bir alt kattaki daireyi kiralamış, sahipsiz bırakmamış onları. Kolu kanadı hep üzerlerinde olsun istemiş. Ama malum bir emekli maaşı ile iki eve bakmak mahir adam işi. Durum böyle olunca en tanıdığı yere gelmiş, emekli olduğu son görev yerine. Sormuş soruşturmuş, yeni Okul Müdürü de yardımcı olunca bu boş kantini çalıştırma işini bulmuş. Gitmiş Ali İhsan öğretmen gelmiş Kantinci Ali İhsan Amca. 

Derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Sanki üzerinden dağlar kalktı. Ne tuhaf diye düşündü. “Sınıfa girdiğimde, gözlüğün üzerinden bakarak susmalarını beklerdim öğrencilerin. Bundan sonra çığlık çığlığa şu merdivenlerden inmelerini bekleyeceğim.”

Nihayet güneşli bir sonbahar günü açılmıştı okullar. Ali ihsan Bey o kadar heyecanlıydı ki koşarak gidebilirdi o sabah okula. Uzun zamandır kendini bu kadar dinç ve mutlu hissetmemişti. Sanki göreve ilk başladığı gün yeniden bahşedilmişti ona. İlk teneffüste doldu kantin. Öğrencilerin sesleri, gülüşmeleri hatta bağırıp çağırmaları, taşkınlıkları bile ruhuna iyi gelecek merhem gibiydi. Yanına mahalleden bir delikanlı almıştı. Beraberce düşmüşlerdi geçim kaygısına. Artık tam manası ile kantinci Ali İhsan Amca olmuştu.

Bir öğle arasında halinden ve tavrından da anlaşılacağı üzere yeni atanmış bir erkek öğretmen girdi kantine. Ali İhsan Bey ilk defa gördüğüne emindi bu delikanlıyı. Başını kantinin camından uzatarak “Hocam buyurun bir isteğiniz mi var? “ diye seslendi. Genç öğretmen sesin geldiği yöne doğru dönerek tuhaf ve alışıla gelmemiş bir tavırla “ Bana çift kaşarlı bir tost ve ayran. Bak malzemeyi bol koyun yoksa ücretten düşerim ha! ”Ali İhsan Bey bu beklemediği cevap karşından bir anda ne diyeceğini bilemeden son cümlenin tesiri ile kekeleyerek “ Peki Öğretmen Bey” diyebildi. Sipariş hazır olduğunda elemanla öğretmenin masasına gönderdi istediklerini. Duyduğu cümleye içten içe sinirleniyor kendini ötekileşmiş ve değersizleşmiş hissediyordu. Nasıl olurdu? Kendisi bu memlekete yıllarca öğretmen olarak hizmet vermişti. Hâkim, Doktor, Mühendis, Pilot, Öğretmen, Memur olmuş onlarca öğrencisi vardı. Ve hâlâ çoğu arayıp halini hatırını sorarken bu genç öğretmenin tutumuna anlam veremiyordu. Acaba diğer öğretmenler bu delikanlıya kendisinin bir zamanlar bu lisede öğretmenken emekli olduğunda bahsetmemişler miydi? Ama olsun ne fark ederdi ha öğretmen ha başka bir şey. Bir insan başka insana hatta hiç tanışamadığı birine karşı nasıl olurda böyle azarlar gibi konuşabilirdi? Üstelik neredeyse kendi evladı yaşındaydı. Bir ara yanına gidip tanışmak istedi. Sonra vazgeçti. “Belli ki kibirli bir delikanlı şimdi bir de ayağına gidersem iyice havalara girecek” diye düşündü. Aklı bu düşüncelerle meşgulken bir sesle aniden irkildi. “Hooop bey amca. Sana sesleniyorum. Kaç para borcumuz ?” Karşısında duran genç öğretmeni böyle fark etti. Kendini toparlayıp “ Öğretmen Bey belli ki yeni geldiniz bu okula. Ben bu okuldan emekli Edebiyat Öğretmeni Ali İhsan. Bu defaya mahsus bizden olsun.” diyebildi. Delikanlı istifini hiç bozmadan cüzdanını gerisin geriye cebine koyup. Soğuk bir tavırla “İyi peki öyle olsun. “ dedikten sonra üst kata çıkan merdivenlerin yolunu tuttu. Ali İhsan Bey ardından bakakaldı delikanlının. Sıcak bir tavır ya da minnet beklediği yoktu. Belki bir teşekkür, sadece kuru bir teşekkür cümlesi… 

Acı bir gülümseme yayıldı yüzüne, gözleri doldu. Hani bıraksalar orada yaşına başına bakmadan oturup hüngür hüngür ağlardı. Hayatı boyunca ilk defa bu kadar değersiz hissetmişti kendini. O gün akşam nasıl oldu bilemedi. Okul dağılıp da bir başına kalınca kantinde kıyafet dolabının üst gözünde duran şiir kitabından bir şiir geldi aklına. Kalktı kitabı aldı eline.  Adı İsyanlı Sükût*. O şiirdeki gariban adam gibi hissetti kendini. Okudu, okudukça ağladı, ağladıkça okudu. Vezinli sesi ve düzgün Türkçesiyle okudu şiiri. Boş kantinin duvarlarında yankılandı şiir ile ahenk bulan emekli Edebiyat Öğretmeninin yaşlı sesi.

Gitmişti makama arz-ı hâl için,

“Bey” dedi, yutkundu, eğdi başını.

Bir azar yedi ki oldu o biçim…

“Şey” dedi, yutkundu, eğdi başını.

Kapıdan dört büklüm çıktı dışarı,

Gözler çakmak çakmak, benzi sapsarı…

Bir baktı konağa alttan yukarı,

“Vay” dedi, yutkundu, eğdi başını.

Çekti ayakları kahveye vardı,

Açtı tabakasın, sigara sardı.

Daldı, neden sonra garsonu gördü,

“Çay” dedi, yutkundu, eğdi başını.

İçmedi, masada unuttu çayı;

Kalktı ki garsona vere parayı,

Uzattı çakmağı ve sigarayı,

“Say” dedi, yutkundu, eğdi başını.

Döndü, gözlerinde bulgur bulgur yaş,

Sandım can evime döktüler ateş.

Sordum: “memleketin neresi gardaş?”

“Köy” dedi, yutkundu, eğdi başını.

Yürüdü, kör-topal çıktı şehirden,

Ağzına küfürler doldu zehirden;

Salladı dilini… Vazgeçti birden,

“Oy” dedi, yutkundu, eğdi başını.

*İsyanlı Sükut, Şair Abdurrahim Karakoç’a ait şiir.

Hikaye: Mus’ab Atıcı