Hikaye: Hatice Can

Fotoğraf: Kat Smith

Sana geldim anne. Yıllar sonra nihayet cesaretimi toplayıp sana geldim. Biliyorum, seni bırakıp gittim diye kırgınsın bana hâlâ. Ama başka çarem yoktu. Belki ilk defa henüz başıma ne geldiğini farketemediğim o yaşlarda, Kazım emminin beni ahırda sıkıştırdığını, oramı buramı ellediğini söylediğimde, “Kız sus! Ne diyorsun sen? Kaç yıldır ekmeğini yiyoruz adamın. Hiç öyle şey yapar mı?” deyip ağzıma şaplağı yapıştırmasaydın sonumuz farklı olurdu. Sonrası böyle devam etti, her defasında sen “Sus!” dedin ben şaplağı yedim. Ve bir gün sustum anne. Bu dünyadaki tek bağım senden de kopmamak için sustum. Senin bile bana inanmadığını bir kez daha görmemek için sustum. Başımı sokacağımız bir çatı vardı üstümüzde ve ben sen çatısız kalma diye sustum. Oysa kaç gece o çatı üstüme yıkılsa da bitse bu işkence diye dua etmiştim. Yıkılmadı. O zaman anladım her şey bir çatı, bir ekmek, bir ocak değilmiş. O evde geceni gündüzüne katıp, gözün beni dahi göremeyecek derecede kendini heder etmeseydin belki sen de anlardın anne.

Bunları sana kaçıncı anlatışım değil mi? Yine her zaman ki gibi hiçbir şey söylemeden buz gibi bakıyorsun yüzüme. Yine kolay olanı seçiyorsun; susuyorsun! Hatırlıyor musun, biz susmuştuk ama onlar susmamıştı. Hani sana  gelip “Bu kıza sahip çık. Gördüğü her oğlana göz kırpıyor. Küçük yer burası, adı çıkacak” diyen amcalar vardı ya, onlar daha avludan ayrılmadan göz kırpıyorlardı bana. Ama onların adı çıkmazdı. Onlar ağaydı, beydi, efendi idi kısacası onlar erkekti. Hem dedikleri doğru bile olsa, oğlanlar benim yanıma yanaşır mıydı hiç! Adım çıkmıştı bir kere, ”yanaşma Asiye’nin yollu kızı” diye. Hangi köy delikanlısı yollu bir yavuklu isterdi ki! Ama sen yine de bana değil onlara inanmayı tercih ettin.

Yıllarımızı geçirdiğimiz, benim başıma gelmeyenin kalmadığı o konakta sadece bir defa, bir defa, bana sarılmış, saçlarımı okşamış “Baban olsaydı başımızda böyle mi olurdu?” demiştin. Yorulmuştun sen de. Gözyaşının sıcaklığı avuçlarıma düşmüştü. Huzur hissetmiştim kollarında ilk defa. Çok uzun sürmemişti, silip gözlerini nasır tutmuş ellerinin yardımıyla yaşmağına, yine sert, yanaşma Asiye olman. “Buradaki işimizi de kaybedersek aç kalırız, gidecek yerimiz yok. Aklını başına al. Bir daha laf söz getirme,” olmuştu yine son sözün. Bana da gitmekten başka yol bırakmamıştın. Biliyorum, ben gittikten sonra hasta halinle çok şey söylediler sana. Her defasında yerin dibine batırıp yine çıkarttılar başını. Zor günler yaşadın ama inan benim için de hiç kolay olmadı. Aç oldum, gariban, kimsesiz oldum ama merak etme, sana dedikleri gibi ‘yollu’ olmadım anne. Bir kadın kötü  yola düşmeden de ayakta kalabilirmiş. Keşke buna sen de inansaydın.

Köyden geldiğim ilk günler  nereye gideceğimi bilemeyip sokakta kaldığımda, cebimdeki son para bir simit  almaya dahi yetmediğinde ben de korktum. ‘Ayakta kalabilecek miyim bu koca şehirde’ diye ben de düşündüm. Nihayet bir haftanın sonunda küçük bir pansiyonda temizlikçi olarak iş bulduğumda dünyalar benim olmuştu. Beni uçuruma düşmekten kurtaracak son dal misali sımsıkı sarıldım işime. Başlarda sadece temizlik yapıyordum şimdi  yemekleri de ben yapıyorum. Hem de orada kalıyorum, Gülsüm annenin Pansiyonu’nda. Gerçek bir anne, Gülsüm anne. Kızma lütfen. Ama o başka. Beni doğru, yanlış her şeyimle olduğum gibi  kabul edip  yuvasını açtı bana . O saatten sonra da hep korudu. Benim gibi sahip çıktığı onlarca evladı var üstelik hiç birini doğurmamış. Anne olmak; doğurmak, ağzına bir kaşık çorba, üstüne bir kat libas dikmek değilmiş. Her ne olursa olsun evlat bildiğini korumakmış, bunu bana o öğretti. İşin özü şu ki anne beni merak ettiysen şimdiye kadar, şükür, hayatım yolunda ama ben asıl başka bir şey söylemek için geldim buralara kadar; evleniyorum. Sen de çok isterdin, biliyorum. Kim mi? İki küçük kızıyla ayakta durmaya çalışan dul bir adam. Beni tanıyanlardan biri tavsiye etmiş. “Çocuklarına iyi bakar. Temiz kalpli, iyi biri” diye. İnanabiliyor musun anne, sen dahi inanmadın ama onlar yanaşma Asiye’nin kızına inandı. Sonra bir gün pansiyona geldi, oturduk konuştuk. Başından geçenleri anlattı bir bir. Ben de tabii. Hanımının ölümünden, nasıl kızlarını büyüttüğünden bahsetti. Kızlarını korumak için nasıl çırpınıyor, bir görsen. Ben en çok bu yanını sevdim. Çatısız da kalsa, aç da kalsa,  dünya da bir kişi  bile iş vermeyecek olsa yine de asla kızlarından vazgeçmeyecek bir baba. “Gelinlik almaya, düğün yapmaya gücüm yetmez. Ama sana elimden geldiğince iyi bir yol arkadaşı olurum” dedi. Hayatımda ilk defa bir erkeğe inandım. Beni buraya da o getirdi. “Anneni affedip barışmalısın, onun da rızasını almalısın” dedi. Seni affedebilmem için bir şey söyle bana. Tüm bu yaşadıklarıma rağmen seni haklı çıkartabileceğim tek bir şey. Neden konuşmuyorsun anne, neden? Bir cümle de sen söyle. Sadece bir cümle. Susma artık…

Anne kız rahatça dertleşsinler diye biraz uzakta onları bekleyen Ahmet Efendi hıçkırık seslerini duyunca yanlarına geldi. Eli müstakbel eşinin omzunda, “Hadi ağlama Ayşem artık. Seninle konuşamaz biliyorsun  ama mutluluğunu görünce inan o da mutlu olmuştur. Sana söyleyemesede eminim o da pişmandır.” dedi içten ve anlayışlı bir ses tonuyla.

“Kızlar bensiz uyuyamaz, son otobüsü kaçırmayalım. Kalkış saatine az kaldı. Hadi canım.” diyerek elinden  tutup kaldırdı Ayşe’yi. Selvi ağaçlarının gölgesi eşliğinde usulca köy mezarlığından ayrılıp  ilçeye doğru yola çıktılar.

Hikaye: Hatice Can