Deneme- Erdal Dizman

Saatlerdir oturduğum plastik sandalyede uyuşan ve ağrıyan yerlerimin yerini değiştirince musluktan yavaş ama kararlılıkla damlayan suyun sesini duydum. Nehlüdov’un iç muhasebesine koşut ilerleyen hikayesindeki -Rus edebiyatındaki özellikle Tolstoy’un eserlerindeki nice karakter gibi – yozlaşma, sınıflar arası eşitsizlik, yüce değerler adına aşağılık edimler, yok sayılan duygular, kanıksanan pis kokuları da yüzyıl sonra henüz duyabildim.

Gece kahvaltısının hazır olduğunu fısıldayan arkadaşın sesini de hemen şimdi duydum. Okumaya ara verdim. Koğuşun yarısı uyuyor, bir kısmı okuyor ve diğer bir kısmı da sağlıksız ve bol yağda pişmiş nohut kokusunun gölgesinde peynir, domates yemeye hazırlanıyordu. Yemeğin yağı demişken, zeytinyağı, tereyağı, ay çiçek yağı gelmesin aklınıza, bildiğiniz motor yağı yada bilmem ne yağı. Yağ ile tek ortak özelliği her koşulda üste çıkması. Çok uzadı yağ meselesi ama bir şey daha var. O kadar yüzsüz, o kadar sırnaşık ve o kadar yapışkan ki bu yağ yapıştığı kabı, kaşığı, çatalı kaynar suyla, bol deterjanla, kas gücüyle bile terk etmiyor. Tıpkı cahillik cesareti, yüzsüzlük marifeti ve soymak gücüyle dünyanın başına musallat olan küçük ama etkili sülükler gibi; yapıştıkları koltukları terk etmiyorlar ve her geçen gün veba gibi dokundukları her şeye bulaşıyorlar. Kaşık sesi ardından musluktan daha sık gelen damlaların sesi, televizyonda hep aynı nakarat, papağan sesi, ah yine o aynı nohudun kokusu… Neyse ki zaman her şeyin ilacı. Tolstoy, Dostoyevski öldü fakat Nehlüdov, Raskalnikov yaşıyor. Çok klişe ama bugünlerde vicdanı olanları Don Kişot gibi hissetmekten kurtaran karakterler bunlar.

Gece gündüz, yatakta – oturakta, koğuşta – avluda oku babam oku. Kitapları her yerde okurum. Ama mektupları gecenin sabaha en yakın anında, herkesin uykuya yenik düştüğü o anlarda, kapıya dönerim yüzümü ve annesinden kabahatini gizleyen çocuk edasıyla iki büklüm okurum. Demir kapıya yakın otururum. Kapı ha şimdi ha yarın açılacak heyecanı arada bir yoklar beni ve gülümsetir. Soğuktur demir kapı. Diri tutar insanı.

Geçen koca bir ayın ardından dün eşimden mektup geldi. Sayımdan sonra uyumak çok tatlıdır. Hemen her gün sıçrayarak uyanırım. Yarı uykulu:

– Gardiyan mektup mu dedi, beni çağırdı değil mi? Hemen geliyorum. Sayıklayarak uyanırım. Babamdan, eşimden gelen mektubun yanında bir de hediye vardı. Dünyaya gözlerini bensiz açan oğlumun fotoğrafının arkasında büyük oğlumun notu, el yazısıyla:

– Seni seviyorum ve ne zaman geleceksin?

– Bilmiyorum oğlum. Kapının açılma ihtimali kadar kavuşma ihtimalimiz var.

Uzun zaman bekleyince daha uzun bir mektup beklemiştim. Eşime biraz bozuldum doğrusu. Tabi alıştım kalın kitaplara, uzun uzun tasvirlere ve yaşanan bir ‘an’ın sayfalardan taşmasına. Birkaç sefer okuyunca gördüm ki ustaca tutmuş kalemi. Bensiz, doğumda döktüğü ecel terleri yetmezmiş gibi büyük oğluma, eve gelen misafirden önce ortadan kaybolan babanın yokluğunu anlatmak için çırpınan annenin, evin işi gücü arasında yazdığı bir mektuba benzemiyordu.

Sabaha iyice yaklaştıkça koğuştaki her ses batıyordu, huzursuz ediyordu beni. Bir odada otuz kişi. Otuz ayrı ses, otuz ayrı nefes ve otuz ayrı hikaye. Dünyadan gelip geçen kervanlar gibi, çay demleyenler, yemek yiyenler, bulaşık yıkayanlar, tabaklar kurumadan, diğer bir grup yeni çayı demliyor. Demir tezgaha her çarpışında çatal, kaşık sesleri… Bu çaydanlığın horultusu mu? Uyuyanların mı? Bilmiyorum. Bu gece iyi değilim. Her şey gözüme batıyor.

Bulaşıklar, kulak cırmalayan sesler, mide bulandıran kokular… Uyumadan mektubu bir daha okudum.

‘Can eşim’ diye başlıyordu. Mektubunda sadece bu iki kelimeyi yazsaydı da yeterdi bana. İki kelime bizi de yaşananları da özetlemeye yetiyordu.
‘Tenlerin aşkı fani, ‘Can’ların sevgisi sonsuzluğa namzettir. Tenler buruşur, zamanla Anadolu gibi çoraklaşır, ‘Can’ terk edince bedeni çürüme başlar. ‘Can’ ise yaşlanmaz, muhabbetle gençleşir, aşkla olgunlaşır, irfan ile ölümsüzleşir. Canım eşim kendine canan saymamış beni, sevgili diye seslenmemiş bana, canına eş, canına can saymış. Sonsuzluğa, ilahi seyre davet etmiş’ beni .

Musluktan akan damlalar hızlandı, kalp atışlarımı duyamıyorum. Bugün Cumartesi. Yarın da bugün gibi. Yemek dağıtan eleman 3 defa bağıracak:

-Karavana!

Avukat gelmez, mektup gelmez, görüşe 3 gün var, kantin gününe 4 gün var. Ya özgürlüğe kaç gün var? İşte güzel bir ses. İçten bir davetiye. Vakit geldi. Cevapların sahibine gidiyorum. Hoş geldin sessizlik.

25.02.2017 04:30

1 Mayıs 2020 Lapsus Dergi 

Yazı- Erdal Dizman / fotoğraf-Halit Ömer Camcı

Sonraki
Dertli